ÖYLE
Öyle seveceksin ki,
Koskocaman dünyada
Tek başına kalınca
sevdiklerin seni yalnız bırakmasın…
Gün ışığı parmaklığı söküp atsın,
Taş duvarlar,
Ha var
ha yok…
Şafak vaktidir
Terket beni artık hatıra
Bundan böyle ben artık
dağılıp boydan boya mısralarıma
esirler açlar ve mağluplarla
hürriyet ekmek ve zafer türküsünü
gücümün yettiği kadar söyleyeceğim
Sonra bu dehşet ve sefalet içinde
mesut günler vaadeden
Bir silah sesi gibi titreyeceğim
Öyle seveceksin ki,
Koskocaman dünyada
Tek başına kalınca
sevdiklerin seni yalnız bırakmasın…
Gün ışığı parmaklığı söküp atsın,
Taş duvarlar,
Ha var
ha yok…
Bana bir türkü öğretsen
Ayın aydınlığında söylesem
Gecenin karanlığında söylesem
Yağmur yağınca söylesem
Toprak uyanınca söylesem
Bana bir türkü öğretsen
Bana bir türkü öğretsen
Beraber olunca söylesem
Ayrı kalınca söylesem
Seni unutunca söylesem
Bana bir türkü öğretsen
Geldiğim yerlere er geç dönebilsem
Sevebilsem her şeyi yeniden sensiz
Sensiz vazgeçebilsem
Gece demesem gündüz demesem
Kimseleri dinlemesem
Hem yürüsem hem söylesem
Hem söylesem hem yürüsem
De bana
Anlat hadi
Kaç
Kaç kez
Gönül gözüyle gördük
Can kulağıyla dinledik ki
Ah çın çın nasıl da güzel
Bir aydınlık
Beklenmedik bir zamanda
Beklenmedik bir yerde
Önümüzde
Arkamızda
Her yerde
Bir ses
Seslenen bir ses
Adımızı
Bir selam
Bir merhaba
Trende
İskelede
Durakta
Uzakta
Ah uzakta
Ah Bozcaada/Tenedos’ta
Bir şarkının ilk sözlerinde
Bir martının son sözlerinde
Ay saklanır bir buluttan bir buluta
Göz kırpar
Erken sabahların
Kurnaz yıldızı
Suda
Düşen yaprak ah nasıl da
Ah çın çın suda
Akarken
Kibrit nerede derken
Bir dergiye bakarken
Kuşluk vakti
Kapımızı kaparken
Sokaklar
Bakakalır
Kırlangıçlar çocuklar da
Ah çın çın nasıl da güzel
Yol gider ah nasıl da
Kartal bulutlardan inerken döne döne
Ah ikindi sessizliği
Nasıl da çınlar ikindi sessizliği
Yazların ovasında
Küüüt küt vurur
Açık kanadı penceremizin
Küüüt küt
Nasıl da aydınlanır su
Ah nasıl da aydınlanır
Çın çın içimizde
Takırdar durur
Tek ayak üstünde leylek
Takır takır
Takır takır
Öyle uzak
Gitgide
Öyle güzelleşti ki
O yüzü hiç görmedim
Hiç yaşamadı belki
Tülin’in yüzündeki
Duru güzellik
Nasıl da benzer
Ben kırgın
Küskünken
Evsiz barksız bir anının
Puslu
Kırık
Yerinden düşmüş camındaki
Güneşsiz bir kış akşamındaki
İnce
Solgun
Esmer
Nasıl da benzer
Ben kırgın
Küskünken
Kimselere görünmeden
Dönüp dönüp baktığım
Saksılara
Deniz kabuklarına
Kitap yapraklarına bıraktığım
Ama zor
Ama kolay
Tavanda bir yarım ay
Nasıl da benzer
İnce
Solgun
Esmer
Ben kırgın
Küskünken
Evsiz barksız bir anının
Puslu
Kırık
Yerinden düşmüş camındaki
Güneşsiz bir kış akşamındaki
Tülin’in yüzündeki
Duru güzellik
Ama zor
Ama kolay
Yoksulduk
Dünyayı sevdik
Tavanda bir yarım ay
Yalnızlığım kalabalık gitgide
Soğuk günler gibi çekildim kentin sokaklarından
Yoksa koruyamam bu sevinci, kılır kolum kanadım yoksa
Hani yok mu ya, hani ne derler, hani işte yok yere
Yalnızlığım yalnızlığım gitgide
Yığınları yerine koyuyorum sıradağları diziyorum ardarda
Bunu ben ister miydim oysa hiç ister miydim
Kapılarda kalmasaydım nsıl söylesem? Yarı yolda
Hani yok mu ya, hani ne derler, hani işte yok yere
Yalnızlığım kalabalık
Silahın düştü elinden
bundan sonra bir hayal parçasısın.
Dostların seni garipseyerek anacak,
vakitsiz ölümüne üzülen bu küçük şiirde de
benim gönlüme göre olacaksın.
Halbuki biraz evvel kar yağıyordu,
sen ağır yaralı;
arkandan düşmandan kurtarılmış toprak,
suları buz tutmuş Vistül,
ağır ağır yürüyordun.
Ufukta belki,
karla örtülü kuleleri ve damlarıyla
biraz sonra şehirler gözükecekti.
Ayak izleri örtülürken arkadaşlarının,
sen çam ormanlarını ve sakin gölleri
son adımında birden bire geçerek
denize vardın.
Ondan sonra bir hayal parçasısın.
O öylece kalacak :
yağmur, ıslak toprak ve tel örgü.
Hududa yakın bir kesimde
arkadaşlar hücuma kalktılar,
ayak sesleri hâlâ kulağındadır.
Süngülerin karanlıkta parıldayan soğuk demiri
bir türlü çıkmaz aklından.
Harap olmuş istihkâmda,
apansız farkına vardın ki sıcak kanın
teninde lezzetle sızıyordu.
Ah ellerin ne kadar soğuk!..
Harbin yorgunluğu kalkmış üzerinden
“avuçlarında toprak ve kan”
sağ ayağın yarım metre uzakta
sol kolun kırık
ve kurtulmuşsun her türlü endişeden.
Kar yağıyor senin kadar sakin
silâh arkadaşların ve bilcümle ordu
kayboldu ufukta.
Belki de şehir zaptedilecektir.
Yine belki
akşam yemeğini yerken
duvardaki resmine bakıp gülümseyecektir
çok uzaklarda bıraktığın mavi gözlü çocuğun.
Belli söylediğin türküden
yabancısısın bu toprakların.
“Limanlar” “kayıklar” ve “balıkçılar”
ve “gece vakti ılık esen rüzgâr”
uzak buralara.
Sana,
istediğin zaman
istediğin ağacın altına oturup
dinlenebilmek kadar uzak
ve ağır yumruğunu soğana vurup
ekmeğini yiyebilmek kadar uzak
uzaklar,
uzak buralara.
Biraz evvel türküsünü bitirip
ve düşman elindeki
karşı dağları
kilometrelerce uzağa itip
göğüs geçiren arkadaş
belki biz de birbirimizden uzağız
fakat seninle çok defa
büyük kitaplarımızı okurken
aynı satırlarda öfkelenip
aynı satırlarda güldüğümüz için
ve son sayfayı bitirince
ışıklı ve geniş bir dünyaya
bir avuç nar tanesi sevinciyle
döküldüğümüz için
düşüncelerimizde daima biraradayız.
Mısralarımın siperinde de
düşmana karşı
yan yana ve omuz omuzayız.
elli bin şiir roman filan okudum yaprak dökümünü anlatır
elli bin filim seyrettim yaprakların dökümünü gösterir
elli bin kere gördüm yaprak dökümünü
düşüşlerini sürünüşlerini çürüyüşlerini yaprakların
elli bin kere duydum ölü hışırtılarını kunduramın altında
avucumda ve parmaklarımın ucunda
ama yaprak dökümüne rastlamak yine de burar içimi
hele bulvarlarda yaprak dökümüne
hele kestaneyseler
hele çocuklar geçiyorsa oralardan
hele güneşliyse hava
hele iyi bir haber almışsam dostluk üstüne
hele o gün sancımıyorsa yüreğim
hele sevdiğimin beni sevdiğine inanıyorsam o gün
hele o gün insanlarla ve kendimle aram iyiyse yaprak
dökümüne rastlamak burar içimi
hele bulvarlarda yaprak dökümüne
hele kestaneyseler.
Vietnam için yazmadın dedi Akşit
Vietnam için şiir yazılmaz
Vietnam için döğüşülür
Vietnam için ölünür
Yapraktan kömür
Kirpikten kül
Gözlerin yandığı Vietnam
Dağ ol dağlarına katıl
Başak ol
Tüfek ol çatıl
Tuz ol ekmeğini bansın
Göreyim
Ağlamayı bilmiyor Vietnam
Şiir ne ki
Gözyaşı
Çocuklar doğmadan öldürülüyor
Git Vietnam’da ana ol
“Bir sigara yakmaz mısın Kadir?”
Kızılırmak akıyordu
ben, kararan karşı dağlara bakıp
gayri ihtiyari böyle söyledim.
Fakir bir Anadolu akşamında
dağlar,
ağaçlar,
ve ben
Ayaktaydık.
Ve Kızılırmak
Dağlardan,
ağaçlardan,
ve benden
vazgeçilmez bir şeyler alıp
bir şeyler bırakarak
akıyordu.
Bir tarafta geceyi
ve duran hayatı tutuşturacak
ne bir alev
ne bir ses
Sırtımda üşüyen bir elin soğukluğu.
Sigaramı içmesen de olur Kadir!
Fakat, bu saatte
senin akşamının “zinciri”
“ne ağırdır kimbilir!”
İlle de görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel
Önce yağan kara gülümsedi
Kaçıştı sonra yalın ayak çocuklar
Dikildi durdu işsizin biri
Çıkardı güneşi ceplerinden
Kadındı kursağına girmedi
Kaç gündür sıcak bir şey
Ta Sivas’taki çorbasını
Uzattı bir hasta yattığı yerden
Oda soğuk
Kapı aralıktı
Bir bebek öğrendi karanlığı
Bir uçurtma tellere takılırken
Kırlangıçlar dönecek yakında
Açılacak onurlu kapıları
Haziran sabahlarının
Ağırdan
Yer gök deniz nasıl bak
Birbirine karışacak
Çiçekler başı çekecek hey Nice
Sonra çocuklar
Balonlar uçurtmalar bulutlar ellerinde
Ardından
Beyazlar kırmızılar kayıklar
Haydiii
Yeşilde mavilikte
Ayak sesleri var başka işiteceksin
Bizlerin ayak sesinden
Toprağın var suların var ağaçların var
Günlerin gecelerin
Sözlerin biçimlerin ayak sesleri
Ayak sesleri elele
Ayak sesleri kıyamet gibi
Işığın ayak sesi
Gölgenin ayak sesi
Seslerin ayak sesi
Çocuğum ilk ağızda bunları belle
Elimde demin
Küçük bir saksı vardı
Boş bir saksı
Nasıl ağırmış meğer
Nasıl kolum ağrıyor
Boş
Bomboş
Çiçeksiz bir saksı
Kime ne desem
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum
Düşünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yanyana
Yüzümü güneşte dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum
Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum
Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum
Yazdan kalma günler getirirsin kara kış içinde
Bir serçe dala konar gibi güzel her söylediğin
Don vurur kırağı çalar evrenimi
Yüz güvercin pırr demiş gibi ürkerim her gidişinde
Kulağımı çınlatan aşımı kotaran söküğümü diken
Od düşer su serpersin içime
Şaşırsam sesini duyarım
Deniz kıyılarısın ağustos güneşinde
Işığın benim için yanmıyor geceleri
Benim sesimle uyanmıyorsun uykularından
Doğan günle canlanan sevincin
benim için değil
Yenilenen güzelliğin
dinlenen elin
Benim sevdam koduğun gibi
kuytuda saklı durur
Suçlu.
sen suçladın
Elden günden utanır
Kulağı ayak sesinde
senin ayak sesinde