alev almış yıldız sesiyle çalınca herhangi bir telefon
sanadır
durma aç
alooo’na karşılık bir tanıdık koku duyarsan,
gönül borcu var gibi
hani mummutluymuş, sevinçten dili tutulmuş gibi
anla sevdiğim
o’dur
telefon kulübesine ektiğimiz karanfil
büyümüş de, evlendik mi onu soruyor
Archive for the ‘Akgün AKOVA’ Category
ZEVKLER VE RENKLER
zevkler tartışılmaz
eyvallah
ama renkler deyince az durun beyler
onlar öyle bir tartışılır ki
imza: bir kör
al işte bu da gözlerinin içine senli benli bakan İstanbul
tüm güller ölmüş de İstanbul’da, bir sen kalmışsın
bu kadar güzel
alkol kokusuna alışık çamaşır ipleri balkonlarda
Boğaz’da gümbür gümbür bir yeşil
akşamcılar, eskiciler, körkütük dolmuşlar
güzelliğini bütün millet duymuş sevgilim,
hangi elbisen anlattıysa
senin için kalkmış kadehler, İstanbul bu yüzden çin çin
kulak kabartırsan
Galata Kulesi’ndeki caz patlamasını duyacaksın
bir şarkı aşağı atlamış ordan, bizi öpüşüyor görünce
martılar on dokuz mayıs gösterilerini falan bırakmışlar
haydi yallah gökten limana inmişler
deniz çok bozulmuş bu işe ama ses etmemiş
neden olacak
efendiliğinden
hah işte bu da vapur arkası cümbüş köpük İstanbul
tüm yürekler kirlenmiş de İstanbul’da
bir seninki kalmış bu kadar beyaz
bir kız gitmiş Köprü’nün çelik telli saçını örmüş
bir çocuk iki kere iki eşittir senin adın yazmış karatahtaya
adamın teki tutmuş kötü şeyler söylemiş yürüyüşüne ek olarak
ben bu kadarına dayanamamışım
kızmışım heyt oğlu heyt şiddetinde
tepesi atmaksa tepesi atmak
kıskanmaksa kıskanmak
önce İ’yi duman etmişim, sonra S’yi
ardı sıra A’yla N’yi Tanzanya’ya sürmüşüm
B, U, L de sizlere ömür bulvarın başlangıcında
İstanbul üç kurşunla Bizans harabelerine dönmüş
cinayetse cinayet
kansa kan olmuş şehir senin yüzünden
nice zaman sonra kendime gelmişim
bir pişmanlık bir ağlama tutturmuşum aman allah
tüm gözler kurumuş da İstanbul’da
bir benimkiler kalmış bu kadar ıslak
emektar saatim düş gördüğümü anlamış
basmış yaygarayı
zır da zır zır da zır
zır da zır
altıyı vapur geçe
( uyandım işte bu da düş görmemden sonraki İstanbul
başın göğsümde sevgilim böyle sıcak uyuman bir başka
tüm uykular uyunmuş da İstanbul’da
bir seninki kalmış bu kadar uzun
bir gül geldi durdu pencerenin önüne, içeri bakıyor
İstanbul’da tüm güllerin ölmediğini anlıyorum şimdi onunla
oh be
çocuklar gibi seviniyorum
İstanbullulardan özür diliyorum aklım başıma gelmişken
çöp arabalarında, evde kalmış kızlarda
kayıkhanede bu ilkbahar
yosmaların uykusuzluklarını biliyorsanız onlar da
yasadışı öpüşmelerimizde bizim
bir gül kokusudur sürüp gitsin diyorum
ve gül devrini başlatıyorum İstanbul sokaklarında
sürüsüne bereket )
ipek böcekleri
ipek böcekleri
çin gibi çocuktum kozalarınızı biriktirdim
japon bahçelerimi tırtıllar yedi
kore’ye uçtu kelebeklerim
ipek böcekleri
ipek böcekleri
kanaryalayamayan kapı zilleri biriktirdim
ve yalnız kalabalıklar taç yapraklarımda
kokulu zarfların içinde
dudaklarını
yürek yollarıyla postalayan kadınlar
ve sularını denizlerin sömürdüğü göller
onları da biriktirdim büyük bir özenle
Boğaz Köprüsü’nde nöbetçi polislerden
topladığım intihar mektuplarını
ve kırık kollu dilenci çocukların dizlerime bıraktığı
“Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Verem hastasıyım,
hiçbir yerden gelirim yok. Üç çocuk ailem ve ben
aç, sefil ve perişan durumdayız. Yardımlarınıza
muhtacız. Bizlere yardım ederseniz Allah’ın rıza-
sını ve bizlerin duasını kazanmış olursunuz.”
yazılı yıpranmış kağıtları
şimdi burda, tüy birikintilerine çarpıp martıların
denize köpük tüküren şehir hatları vapurunda
şimdi burda, kulağınızın ipek yollarında
yakıp kül edin diye söyleniyorum ölünce beni
şair kemikleri biriktiren birinin eline
düşerim endişesiyle
ateşi yeğliyorum toprağa
ipek böcekleri
ipek böcekleri
büyük aşklar büyük sevişmeler yaşadım
örgünüzün inceliğinde unutun beni
İçimde Bir Sıkıntı
Ümit’e
işin doğrusu
önce sarıyı gördüm, sonra hepsini birden
düşe dalmış bebekti gök oyuncağıyla
ilerde adamla çocuk
yürüyorlardı ikisi de tavşan uykusunda
uzaktan yakından ilgileri yoktu gökkuşağıyla
yemin ederim
içimde bir sıkıntı o günden beri
çocuğa yedi rengi
bir arada işaret edemediğimden
YASEMİN
çimenlerin içinde bekledim seni sırtı dikenli bir böcek gibi
orkidelerin arasında, kara nanelerin, fesleğenlerin,
kardelenlerin köklerinde
ve yapraklarında
arıların ayak izlerini taşıyan gelinciklerin
sonra Yasemin, güzelim senin son yaprağın aşktı
aşktı aralık kapılara anlattığın
çıkıp gitmelerin aşktı
aşktı dönüp gelmelerin
sonra Yasemin güzelim
likenli kayaların üzerine adını yazdım
ve okuma yazma öğrettim kertenkelelere
sersem gibiydiler, yeni uyanmışlardı kış uykularından
sarı saçlarından söz edince onlara,
ilkbahardan dayak yedim
çünkü hem annen hem de babandı ilkbahar
allahtan arkadaşım yaz vardı, çok yakındaydı
geldi beni kurtardı
yaşadığın bütüne vleri gezdim bir bir o yaz,
ebene teşekkür ettim doğduğun evin bahçesinde
‘bir zeytin dalına benziyordu elime aldığımda
sonra birden bir çiçeğe dönüşüverdi’
dedi ve sordu;
‘yeniden zeytin dalı mı oldu yoksa? ‘
sonra Yasemin güzelim
taşbebeğine yeni elbiseler giydirdim
ahşabını kokladım merdivenlerinde bakıştığımız evin
ve bir avuç yem bıraktım havuzun yanına rdıç kuşalrı için
sonra Yasemin, güzelim
kendimi de bıraktım orda
yitirdiğim
ve yitireceğim bütün kadınlar için
sonra Yasemin, güzelim, senin son yaprağın aşktı
aşktı uçmak konmak
varmak ve dönmek aşktı
memelerinin arasından
bulutlara tırmanan
bir çocuk olarak duruyor aşk
bugün bile
belleğimde
YANKI
yokluyorum, aklınız zzzt zzzt beş karış havada
bir kulağınızdan kürdilihicazkar giriyor
zenci şarkıları çıkıyor öbüründen, acılı
hüznü nedendir o şarkıların ilerde öğreneceksiniz
şimdi sevinciniz çalçene, gençsiniz çok
siz genç olunca elbet aşk da genç
gün ışığı da genç ücyüzbin kilometre bölü saniye
taşbebeğiniz dolaba kilitlenmemiş, o da genç
ben yaşlandım unutuyorum
içlerinde çiçek adları olan şiirleri koparmayın
demiş miydim size
aşkımız bir gün uçup giderse aramızdan sevgilim
sırt çantalı bir duman gibi
bir melekle çarpışan kelebeğin kanadından dökülen toz
bir çağlayanda sürüklenen bir dal parçası gibi
istemediğimiz yerlere giderse aşkımız
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
kendi yarattığımız boşluğun ucunda
sıkı sıkı tuttuğumuz bir kapı koludur yaşam
ve aşk, en derin kuyumuza düşen keman
yürüdüğümüz yollar daralırken
çökerken altımızdaki merdivenler
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
sevdalılar bilir
bir kuş yağmurudur ilkbahar
sevmeyi beceremeyenlerin koyduğu yasaklar
çözülüp gider çocuk gölgelerinde yazın
ve ağzımızın içinde dağılır aşk
sapsarı bir şeker gibi erirken sonbahar
bitmeyen bir kıştan söz açılırsa sevgilim
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
elimi uzattığımda sana gemileri göstermek için
dümende kan kokusuyla bayılmış bir kaptan
ateşin yüreğine sürüklenen bir ülke ufukta
ve çekirge sürüleri yolcu bavullarından çıkan
sevgilim
dökülürken tüyleri
savaş uçaklarına çarpan güvercinlerin
her gün değişen atlasların içinde tara saçlarını
ve yalnızca kanatlarına güven
götürürlerse bir gün beni ellerim iplerle bağlı
şiirlerimin bilmediği yerlere ve hiç kimsenin
alnımdan fırlayacak göçmen bir kuş gibi dur
dünyanın paslanmış sırtında
ve bensizliğe havalanırken
korkma sevgilim
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği’nden dönüyorum
Bir yanıp bir sönüyorum
Yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
Yalnızca biz geçmişi yaktık, yalnızca biz
Bir şemsiyeye çarpıp batan bir teknedeydik, eğildik
Eğildik ve iplerini çözdük
Sonsuz ipli uçurtma şenliğine dönüştü birlikteliğimiz
Yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
Ağzımız sürükleyip götürüyor çalar saatleri
En tehlikeli odalarındayız otellerin
Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği’nden dönüyorum
Bir yanıp bir sönüyorum
Yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
Yalnızca biz bayrakları yaktık, yalnızca biz
Gözyaşı şişelerine çarpıp kırılan bir ülkedeydik, sevdik
Sevildik ve kire pasa direndik
Yeniden sevdalanıyorum sana bunca kaçak günlerden sonra
Yağmur bizi izliyor sevgilim
Bir bardak yeryüzünde yeniden fırtına.
aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü
ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin Kız Kalesi’nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle
‘hadi kalkın sevdalılar,
Aşk Hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!’
binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum
SİS
Başı ağrıyınca gökdelenlerin
Eğilip almazlar
Eczaneden bir kutu aspirin
İşte sis o zaman iner kente
SEVGİLİM
sevgilim
ecza dolabının raflarında bekle beni
bir tüp diş macunu, bir şişe siyanür
ve zambak kokulu sabunlar
sevgilim
Büyük Millet Meclisi’nde bekle beni
kürsüdeki yerimi ısıt
Güzel Konuşma Dersi vereceğim hiç ağzımı açmadan
sevgilim
iki bilinmeyenli bir denklemde bekle beni
matematik tanrısının sonsuzluk evi
ve akıl hastanesinin sisli bahçesi
sevgilim
bir kedi pençesinde bekle beni
yüreğinde deltalı tırmık izleri
ve karikatür saraylar
sevgilim
polis otolarının fırıl mavi ışığında bekle beni
sakallı kaldırımlar, guguklu saat suçları
ve tarçın kokulu şizofren
sevgilim
Çocuk Kalmışlar Derneği’nde bekle beni
‘ hepsi pekiyi ‘ süt dişlerin, korsan gemilerin
ve altını ıslatmış bez bebeğin
sevgilim
bu şiiirin çıkışında bekle beni
saat kulemizi geçenlerde yıktılar
Bana şöyle bir bak diyorsun
Alıcı gözüyle, tepeden tırnağa
Yeni dalınmış bir uyku gibi bak
Çobanların söndürmeyi unuttuğu dağ ateşi
Kaleden kaleye uçurulan ak güvercin
Rüzgara emanet edilen fısıltı gibi
Yazdan kalma bir gün gibi bak bana
Bana şöyle bir bak diyorsun
Posta kutusuna gece yarısı bırakılan bir mektup gibi
Kızağından kayıp bitmeden denize inen bir tekne
Gökyüzünün denizyıldızlarıyla dolduğunu gören
Bir dalgıç gibi bak
Akşam kırılmaya başlarken içimde
Dağılan bir ilkokulun zili gibi bak bana
Bana şöyle bir bak diyorsun
Bir ışın demetine sarılır gibi bak
Unuttuğum ve istemesem de
Yüzlerini bir türlü anımsayamadığım
Çocukluk arkadaşlarım gibi
Kahve fincanına damlayan gözyaşı
Kara düşen kan damlası gibi
Diyorsun ki- evet, mavi gözlerinden bile ürpertici bu-
Kınından çıkarılan bir hançer gibi bak bana
Bana şöyle bir bak diyorsun
Yaşama sevincini sana ben veriyormuşum gibi
Sevgilin olmasam da sevgilinmişim gibi bak
Kumsalda bırakılan ayak izi
Kanadın üzerine değen bulut gibi
Kayalıklara sürüklenen bir gemiye
Yanıp sönen deniz feneri gibi bak bana
Çünkü unutmamanın eşiğidir
Ve anımsamanın kapısıdır bakmak
Sevgili İrem
Bunun için bile kibrit çakılabilir
Okyanusun kıyısında
Karanlıkta
Bir kedi gözü gibi
Pençeleriyle dolaşırken aşk.
OYUNCAKLAR
ameliyat odasına
alındığında bir çocuk
kapıda
ağlaşarak onu beklerler
yaşamın
kolay bozulan
bir oyun olduğunu bilen
oyuncakları
MADIMAK OTELİ
_Sivastopal,2 temmuz 1993,
37 ölü,
milyonlarca şiir yaralı._
sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenci yurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.
LALE
çantanda bir sürü anahtar var Lale
biri evinin
geceleri merdiveninden korkarak çıktığın
biri yalnızlığın, kalabalıklardan damıttığın
giysi dolabının biri
ki giysilerini sevmem
gizlerler güzelliğini
çantanda bir sürü anahtar var Lale
posta kutunun biri
sana dargın mı ne
biri saçının, örgüsü kolay çözülsün diye
arabanın biri
ah şu bitmeyen taksitler ve kasko!
çantanda bir sürü anahtar var Lale
aşk mektuplarını sakladığın çekmecenin biri
epey eskimişler
öyle değil mi
biri uykunun
bazı geceler sıçramanla bölünen
şu yüreğe benzeyen anahtar nerenin
ne kadar da paslanmış
çantanda bir sürü anahtar var Lale
biri Ağrı Dağı’nın
hep tırmanmak istediğin
Salzburg kentinin biri
yüzlerce mozart seni çalıyor
biri dalgın bir nehrin
kucağında geçmelisin sevgilinin
Akdeniz kumsalının biri,
ıssız ve mavi
çırılçıplak yüzen sen misin
çantanda bir sürü anahtar var Lale
ama açmıyor hiçbiri seni
açmıyor işte anla
kendini aşklara kapattığından beri
KUŞLARA FIRLATILAN
‘yuvarlanan bir taş değildir şair”
diyor Pablo Neruda
kayaların üzerinden
kendini boşluğa bırakıyor bir albatros
içimdeki uçurumun kıyısında
aşağılarda,
tahtalarında Akdenizli karıncaların dolaştığı sandalda,
kanatlarını sınayan
martı yavrularına bakarak söyleniyorum
“kuşlara fırlatılan bir taş da değildir şair
insanın varoluşu adına” “
Kuş Bakışı
senin bakışın sevgilim
senin bakışın
bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç
uçurumların anlamını bilen albatros
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin
senin bakışın
telefon kulübesinde sesimle sevişen kumru
gökgürültüsünün üstünden geçen turna
emeğin kavgasına kanat veren kartal
senin bakışın sevgilim
senin bakışın
“çok uzaklara gitmeliyim kendimi bulmak için” diyen leylek
“uzaklara gidersen yitirirsin yakınındakileri” diyen serçe
baştankara, içimdeki yazı bahçesine dadanan
sevgilim
senin bakışın
kısa otlara uzun dalların öykülerini anlatan
çalıkuşu
çocukluğumun şeytan uçurtmalarıyla yarışan saka
aynanın önünden yavaşça geçen tavuskuşu
sevgilim
ışığın yırtıldığı yerde gökyüzünü bekleyen
ispinoz senin
bakışın
gökdelenin bodrumunda yuvasını arayan tarlakuşu
odun kafalıları hırpalayan ağaçkakan
sevgilim
savaş gemilerinin üzerine yağan martı senin bakışın
senin bakışın
geceyi, seviştikçe kanadı kanayan geceyi
boşluğun ıslığıyla aralayan yabankazı
gerçeküstü pelikan,
gökyüzünde su kanalları açan pelikan
“yakaladığım en büyük balık sensin” diyen
yalıçapkını senin
bakışın
sevgilim
senin bakışın
konduğu ağaçlara bir bir sarıldığım ardıçkuşu
sürüden erken ayrılan bıldırcın
cerenin sırtında uyuyan keklik
sevgilim
senin bakışın yağmurkuşlarının nem bolluğu
yıldızların felsefesini bilen kukumav
cennet papağanı, yatağımda gökkuşağını uyutan
kuşların müzik öğretmeni bülbül
senin bakışın
ezilenler başkaldırdıkça sevinçle öten
kızılgerdan
sinema karanlığında dudak çırpan İstanbul kuşu,
öyle bir kuş varsa eğer
geceyle gündüzü tüylerinde eşitleyen saksağan
sevgilim
senin bakışın
mutsuzluğa gagasıyla gülümseme biçen kayaşakrağı
yapraktan çimene haber götüren ötleğen
Van Gölü’ne gölgesi vuran atmaca
Aladağlar’da iç geçiren şahin
senin bakışın
denizcilerin unuttuğu bahri
gemicilerin unuttuğu suyelvesi
sevgilim
hiç unutmadığım yelkovankuşu senin bakışın
yüzümdeki gökyüzü
bakışlarındaki kuşlarla tanıdı kendini
sevgilim senin yüzün
senin yüzün
eski kuşların yeni seyir defteri
Kuğulama
çarpıp gittin kapıyı şakkadanak
önce ceviz ağaçlarına saygısızlık
sonra bilumum marangozlara
dedikodu gibi çıkıp gittin bacaağzı gibi ağulayarak *
sevdan
kuş seslerini zımparalayan özürlü çocuk
kargalamaya yem veriyor kuğulamadan
* Halk oylamasıyla çekip gitseydin keşke kız
Kar Altı Yalnızlığı
trafik polislerinin dişlerine ceza kestiği
Nasrettin Hoca hızında yol alırken gülüşün
yüzümü yıkıyorum imamın abdest suyuyla
suçumu kabulleniyorum yani arabesk dinledim kırarak caz plaklarını
genelev ışıkçısı Louis Armstrong
fareli köyün kavalcısı bendeniz
ve kapak kızı pozunda taşra kasabalarının kar altı yalnızlığı
el yazması
buğu
ve pas
elele resmimize büyüteçle bakarak parmak uçlarında fosfor izi aradım
bulsaydım yırtacaktım
taşınmış karıncaların çalışma kampı tırnaklarından
uçup gitmiş yüreğine ” PIR PIR YASAK ” levhaları asarak
sen salınca çekirge sürülerini üstüme
çatlatınca bilardo toplarımı
sarhoş bir kaptanın yakıp söndürdüğü bir deniz fenerine döndüydü sevdam
şimdi senden ayrı senden yangın senden yaban
göbeğimin dansözü
dört yapraklı yoncam
benimsedim sensizliği mühürledim kilitledim
hurdacıya sattım çift kişilik yatağı
alt alta paylaşamadığımızdan