ÖPÜŞ TADINDA
Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgâr olan
Yağmura bürünmüş soluğu
Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda
Ve bir öğüş tadında
Olmalı o şiir de
hüzün/ölçer
rüzgâr: hüzün ölçeridir eylülün,
ürpertir geceyi öptüğü yerden
acı/ölçer
şiir:acı ölçeri kanlı yüzyılın
yaralı bir temmuz atlasında
aşk/ölçer
hançer:ah, onunla ölçülür bütün
ölümcül, yasak aşkları ülkemin
güz/ölçer
şair:güz ölçümüyle yazan şiirini
uyaklar düşüren uzak rüzgârlara
Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgâr olan
Yağmura bürünmüş soluğu
Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda
Ve bir öğüş tadında
Olmalı o şiir de
Şehrini arayan bir nehirdim
Arar gibi eski bir sevgiliyi
Her yanım toprak, tuz ve kum
Köpüğü dağılmış bozkırda
Çoktan unutmuş çıktığı vadiyi
Kadınlar da görmüş yalnızlıkta
Gözleri kırık bir söğüt dalı
Kan mıydı sızan gözyaşı mı
Uzak bir yıldız gibi kaymış
Elinden, nehrimin suları
Nasıl akar giderdim oradan
Sürüklenen bir nehirsem de
Savrulan birkaç su damlası
Kalsın isterdim kirpiklerinde
İşte öyle bir sevgi anısı
Suya değen ince otlara
Uzanırdım, ah bir tutunsam
Ama, bir nehirdim ben
Akıp giden kırgın göçebe
Bin yıldır batık şehrini arayan
Şehrini arayan bir nehirdim
Gözü tutmayan hiçbir şehri
Ayaklarına dolanan köprülerin
Birinden ötekine geçip gitsem de
Şehirlerdir acıtan kalbini
şiir bilicisiyim ben, dilimde
çok eski sözler tılsımı
görün, iki bin dört yılında
değişecek şiirin yazgısı
biraz daha yol aladursun
özlem’i, nilay’ı, emel’i
yazının gergin ipine göğüs
verecek orta yaşın şairleri
kanıtlayacaklar güçlerini
yaşlı şairler de umutla
dergileriyle gelecekler, şiir /
zarı atacaklar ön sayfalarda
bu biliciyi dinleyin, az kaldı
dördüncü yılına iki binin
ansızın gövdeye düşecek
şiirsıvıyla koruncak cenin
kapalı sözcükler eteğini
sıyıracak bir hayli, pervasız
imgeler gezinecek tül / tenlerde
dişi bir şiir girecek kuleye
-1-
Şiirin harfleri fazladır,
Bir dilin harflerinden
Annesiz çocuktur onda zaman,
Kolay bulamaz koparılan sayfasını
Gecenin tülünü örter
Usulca, yalnızlığın yüzüne
Yükselen sulara dönüp bakmaz,
Göremediği kumda kalır aklı
Büyük yangınlar alıp gitmişse, yüzyıl
Bekleyebilir adı sessizlik olan harfini
Bir dilin harflerinden fazladır, şiirin harfleri.
-2-
Aşkın üç harfi yerine,
Şiirin harflerini gönderin bana
Kırılan otların sesini
Gizleyen t harfini
Tuz gölünden uzun
Bir u
İda’ya giden bir kuğu
Gibi ıslak boynu
Unuttursun
Gözlerime dolan kumu
Şiirin harfleri kadar
Olsun bir dilin harfleri
Şiire yetmeyen zaman
Nasıl da yanılttı seni
Sen ki daha bir çocuktun
Bir yaşamı alıp gitti
Şiire yetmeyen zaman
Sararan ot, yiten gölge
Öyle birden gelen ölüm
Doğrusu aklında yoktu
Yaklaşıyor her geçen gün
Sararan ot, yiten gölge
Soluk soluğa bir güzel
Yaşadın ya sen ona bak
Ardında kalan şiirler
Adını fısıldayacak
Soluk soluğa bir güzel
Sen ki bir sözdüşüydün
Ulaşan en eski aşklara
Kırık testimde biriken su
İlk yazılı taşı söylencemin
Sendin bulduğum büyü
Bozkır buğulu bedenimle
Tuzuna inandığım çöl kumu
Kuşlar uçurtan susuzluk
Yollar ayrımı yüreğim
Zaman dokuyan çıkrıktı
Dönen ışık hızıyla
Boşluğa düşen sarmal
Aşk ki bir sözdüşüdür
Çıkar en eski yazmalara
leylâk: yağmurlu günlerde
mora boyar gecenin örtüsünü
poetika: yağmur sözlüğüyle yazılır
burada rüzgârların şiiri
rüzgâr: küçük orospu çiçeklerinin
kokusunu sürükler gizli bohçasında
gece: güz ırmağına düşürür
tülünü, koynuma girmeden önce
zamanın tuz hali
duruyor
yüzyılla aramızda
ateşin sorgusu,
tuz vaktinde
başlıyor geceleri
sığındığım çöl
gecesi, bir avuç tuz
serpti gözlerime
tuznihal oldu
sonunda adları, o
uzak kadınların
düştüğüm sonsuz
bozkırda, tuzdur
adı zamanın
geçen yüzyılın
tuz sözleri de
devrildi üzerime
sanırım tuz
rüzgârdır tutuşturan
bozkır otlarını
hayal kadınlar
gördüm orada; göğüsleri
kumdu, dudakları tuz
niğde ankara arası
tuz/şiirlerdi
kanatan dudağımı
kırılgan günler edinmişsem
altmışından sonra.bir çiçeği
koklar gibi tutacaksınız demektir bu
tutarken saydam ellerimi
aşkın önüne geçen şiirler beklemesin
artık benden sevdiğim kadınlar
ve bütün güzel kadınlar,beni
öper gibi öpsünler yaz ırmaklarını
sevgilim olan, kızım olan, ıssız
ormanım olan ülkemin o kadınları
ölümü ardına almış,çağcıl
soluğumdur yarışır durur hala atlarla
ben yalnızca bir tanımı arıyorum
belki de, büyülü yorumlar yorumunu
diyelim ki:aşk bir mektuptur
bir şairin göndermeyi unuttuğu
ey ülkemin en güzel şair kadınları
bana bir mektup yazın ve unutun onu
Kuşların uçtuğunu
görmedik
Güneşin sıyrıldığını
buluttan
Görmedik yağmurun
yağışını
Çok erken geldiğini
ölümün
Görmedik çocukların
gülüşünü
Uzun akan nehrin
sularını
İncecikti uzanışı
ülkemin
Sonsuz gökyüzüydü
görmedik
yaz
uzun bacaklı
bir kadındır yaz
gizlice uzanan yalnızlığıma
güznihal
zaman alevidir, geçmez
yine bir güznihal
daha bırakır ardında
elveda
dudağımda uzun öpme
imleriyle söylüyorum
son sözlerimi yalnızlığa
yaz öğlesi
yosunlu kayalar
dibinde, saydam bir yaz
öğlesidir yalnızlığım
hayal sözler
dilimin altındaki
hayal sözlerdir
yalnızlığımın şiirleri
Sen öyle düş içindeyken
Silindi suda sureti
Yarım kaldı son serüven
Döndü durdu rus ruleti
Söz eskidi su bulandı
Nasıl bulmalı yeniden
Ki birbirine karıştı
Bilinenle bilinmeyen
Sendin o yaz parıltısı
Yörüngesiz bir gezegen
Yalnız, umarsız, bulutsu
Karanlık sularda yüzen
Bitti mi o mahur faslı
Ay ışığında söylenen
Ateşin suyla dansıydı
Yarım kaldı son serüven
yaz geceleri daha sık
öpmeliyiz sevdiğimiz kadınları,
ay vakti yüzlerinden
öpüş izlerine benzer,
yosunlar üzerinde kalan
izleri, yaz yağmurunun
yaz ırmağının rüzgârla
öpüştüğü gece,
tülünü düşürerek gelir ay
temmuzda öpmek istesem
sevgilimi, yanık izleri
kalır dudağımda
Issız bozkırda usul esen
yaz yelidir hançer
Bütün eski kalıtların yanılmaz
belleğidir hançer
Ayrı kalınca kınından yitik
gümüş kabzasıyla
Zaman içinde çürüyüp gidecek
eğri demirdir hançer
Yıkım günlerinde odur öfkeli
imgesi şairlerin
Pul pul döker pasını birden
umutla devinir hançer
Ay ışığını sever ne de olsa
gecenin dostudur
En çok bir kadın koynundaysa
sevinir hançer
Islak bir parıltı ya da kan
izi bırakır ardında
Yasak sevişmelerin ölümcül
bedelidir hançer
Ne zaman kaygan bir kın
içinde düşünsem onu
Şiirin ipeksi dokusuyla
kendine bilenir hançer
meğer zaman seni de
saklıyormuş ağzında
o mavi çiçek, her yıl yeniden
açan yüzünmüş senin
bilmediğim uzak şehirlerde,
sözgelimi bingöl’de bir hayal
gibi dağılıp giden göller,
gözlerin, ellerin, dudaklarınmış
ben artık oğulotlarına ot
diyemem, benzedikleri sürece sana
rüzgârı öpen adam imgesiyle
yaşamak yetmez o büyük yalnızlığı
ey zaman, beni de sakla
ipek ağzına yüzyılın
cemal süreya’nın öldüğü
yaşı da geçtim
öldü
sevdiğim şairlerin çoğu
yağmura indirgediğim
söz
ve bir ince rüzgâr
kaldı bana onlardan
Yurdun neresiydi senin
Ey rüzgâra bürünen göçebe
Tükettin işte barındığın
Kırgun günleri de
Biriktin ve çürüdün
Eski taş oyuklarında
Çimlendi gizlediğin tohum
Islak bir çizgiydin
Kuşların geceye çizdiği
Acı sularında çığlıklar
Kırk yıl eğirdin ipliğini
Kırkıncı şiirinin
Önünde duruyor şimdi
Yangınlar atlası temmuz
Kül üreten kent günleri
Geçit vermeyen köprü
Çıkrıkta bekleyen iplik
Çıkıp gidecek gibisin
Kendine çizdiğin eğriden
Bursa günleri kentine
Şiiri ilk bulduğun
Su günlerine yeniden
Yeniden kuşatıyor seni
Korku ve kuşku günleri
İçindeki taş tanrı
Ağır basıyor yeniden
Uzun süren o yıkımlar yılı
Yurdun neresiydi senin
Ey rüzgâra bürünen göçebe
Nereye gitsem karşıma çıkıyor ansızın
O temmuzlar, gözlerine benzeyen bir kızın
O temmuzlardı karanlığı sevdiren bana
Parlarken uzaklarda ışığı bir yıldızın
Otlarla, böceklerle uyuduğum günlerdi
Simgesiydim sonsuz bozkırlarda yalnızlığın
Şimdi unuttum bütün adları ve yüzleri
Yüreğimde yangınları kaldı temmuzların
Solumak, bir daha solumak o temmuzları
Güzelliğine vararak çok eski yazların
rüzgârı öpme vaktidir
sokaklar soyunuktur
ıssız arka bahçelere
düşürmüştür evler tülünü
örümcek ipeğini dürmüş
gül, güzaltına almıştır hüznü
ay ışığına takılmıştır
şehirler arası otobüsler
bozkır yorgunu trenler
yolcusunu uyandırmıştır
hiç bu kadar yakın durmamıştır
bir dudak bir dudağa
o saatlerde söz yalındır
yıldızlar ipliğini bükmektedir
bekliyorum seni
rüzgârı öpme vaktidir