Archive for the ‘Adnan Durmaz’ Category

5
Sep

Ad…

   Posted by: admin Tags:

sen benim en güzel düşüm oldun
kül olmuş bir günün akşamında

bir daha içilmeyecek giz şarabın
yaşadıkça

korkuyorum
büyü bozulur
karabasan olur diye düş
uzadıkça

şimdi parmak uçlarımda
ışıksı bir toz bırakıp giden kelebek
vaktevvel bir ad ver bana

bir adım olsun
yalnızca senin bildiğin
şiirden damıtılmış
uykularımın arasında
nereden çağırsan işiteceğim
ve içinde
pür gibi yeşereceğim
beni andıkça

ben yitmeden karanlıkta
düş bitmeden
vaktevvel bir ad ver bana…

5
Sep

Ada; na

   Posted by: admin

gülü dudağından bildim
ikliminin sarhoşuyum
nasıl anlatılır
yakamoz fırtınası bakışlarına tutkum
0 yangın sokuluşun
ayışığı soluyuşun
anlatılamaz…

el ayak çekilince
gökyüzü damla damla inerdi
yıldız vurdu beklediğim tüm kıyılara
bir tek sen
yoktun…

denizler gördüm sen
yedi deryalar geçsem
bütün kara parçalarında dolaşsam yeryüzünün
ölsem
tükenmez
kimsenin varamadığı 0 bakir adana
vurgunluğum…

5
Sep

Ağğyyy

   Posted by: admin

ağy………..

uzmanlar oturdular
yüzleri ciddiyet boyalı
birisi dedi
bu antik bir heykel
romadan kalmış olmalı
amanın ne cici
amanın ne bici
bak şu kıvrımlara
bukle bukle
bir gözün ışığından
bir elin damarından
daha sahici

diğeri
öncekinden aşağı kalamaz ya
dedi
aman ne güzel koku
nayır nolamaz
evrensel bir şey bu
uzaylılar yapar ancak yaparsa

üçüncünün yüzünde
derin
ve bilge bir sükut
efenim dedi
olsa olsa bu
zamanımıza gelmiş
son put

hepsi bir ağızdan
aman aman
bunu siz mi yaptınız bağyan
bunu siz mi yağtınız bağy
ağy
ağy
ağy
ne kadar da fecisiniz
acaip yeteneklisiniz
siz var ya siz
en siz
efenim ne şahanesiniz
gelmiş geçmiş
en yüce yeteneksiniz

tuttular
yaladılar
yediler
yuttular
gittiler

ve sırada
bekleyenler
çok
çok
çok

kralı çıplak gören deli
dedi
bunun
adı
bok
……………….

5
Sep

Ağlayışların

   Posted by: admin Tags:

ağlayışların
kırkikindi ağlayışların
yüzüme yonttuğu derin uçurum
ve ayrılıkların
yıldırım düşmeleri
içimde o yangın artığı kentler
ve keder
kum…

boşalmış köylere vurdum zifiri ıssızlıkta
hayaletler dolaşan yıkık sokaklar
ve silmiş
erguvani süpürgesi ölümün
çocukları-sevdaları-düşleri
her vurgunda biraz daha ıssıza
vurdum da yürek atımı
peşimde ihanetin
arsız gülüşleri…

anladım aşk değilmiş benimkisi
aldanışın parçalanmış aynası

kentler tükürüp
kalabalık
taşladıktan sonra düşlerimi
gördüm
yok olan ormanlardan kalan
ardıç ağacıyım bozkırda
bazan
yurtsuz bir karınca
kanlı ayak izleri
hüznün yitik dizeleri
göğün denizlerinde
yüzerken ay
ben orada
kırık bir hayatın anlamında
tektim
ve yol kıyılarında
hiçliğin girdabı bakışlarıyla
göz göze geldiğimde
ben o ölü köpektim…

dokundum
sözcüklerden nasıl akar mağmalar
yaşadım
bir köpek
yüreğini nasıl dalar…
ve anladım
düşlerin maskeleri düştükçe
aşk değilmiş benimkisi
yıldırımın gök fidana çarpması…

aşk değil-akarsuyun yanılması…

ve her seferinde
giyinip gece rengi harmanisini hüznün
dönmek
yarasını yalayan yabanıl bir hayvanca
dönmek…
ıssızlığına…

ve kaldırımlarda senfonik yağmur
animasyon hüzünler-makyajlı sözler
çalıntı bakışlar-alıntı gülüşler-fabrikasyon düşler
hastane kapılarında ölürken yoksul çocuklar
nasıl tanımlardı
yalnızlığın
yürek kanında yeşeren türküsünü

kuşkusuz aşk değildi benimkisi
bir bozkır ağıdının gözyaşında ıslanması
bir düşün sırtına hançerler saplanması…

aşk oradaydı işte
bir uzun havanın bin yıllık coğrafyasında
kavalın içinde can olan nefes
kanarken ayışığında…
ne ses kamışa
ne kaval nefese sahip değildi aslında
yavri yavri
yel eser
türkü keser kekikler
bir aşk kokusu yayılır havaya…

yürek
bir yıkık çoban çeşmesiyken dağ yamacında
paylaşılamayan güzellikler gecede sızlarken
onurun kızarmış bıçağıyla
çıkardım yüreğimden
kür bir kurşun gibi
anladım
anladım ki
düş değil benimkisi düşaldanması
aah aşk değil aşk değil
kelebeğin ateşlerde yanması…

5
Sep

Ak Bir Kanama

   Posted by: admin Tags: ,

Ak bir kanama oldu bakışın
Yasak duruşun uzak…
Bir hayâl
Nasıl acırsa
onu kurana
Kaldırımlarda bu kaçıncı sağanak…
Sen bana bakma
Alışkınım
Dönerim yine
Devasa ıssızlığıma…
Hüzün diyordum giderken
Onu masada bırak…
Şimdi anlamadım
Bu buluşmada
Hangi an bir ömre bedel
Beyaz bir kanama gibi acıma
Gülüşünün sayfalarından
Yüreğime değen
İncecik bir yel
Alışkınım
Sen bana bakma
Yıkılsın ne yapalım
Onca zaman
Geceye kazdığımız tünel…
Aldanışlar
Ve yanlış yapmalar ustası
Ahmağın biriyim ben
Utanırım yağmurlarda
Şemsiyeyle gezmekten
Ve hep geç kalanım
Olunması gereken yerlere
Zamanlara
Bu başka bir aldanıştı
Diz boyu
Dizeler boyu
Ak bir kanama gibi acıma…
Kaldırımlara düşen
Eski bir testi yüreğim
Paramparça…
Önemi yok
Yine yoldaşım keder
Sırtımı döner giderim
Varsın yarım kalsın şiirler
Başkasın ki
Vardın gerçeğine başkalığımın

Bir çoban türküsünün kanı
Nasıl yabansa dağları bilmeyene
Başkasın sen
Kaldırımlara
Barlara
Ve şu ana dair
Sanal ve uzak…
Dilerim
Matlığım silinir
Kahkahalarınla
Gözlerinden
Haritalarında olmayan
Bilinmez bir yerim zaten
Bu yüzden
Hoşça kal demeyeceğim…

5
Sep

Akşamın Kanayan Sözü

   Posted by: admin Tags:

gel ha gayri… meşe selim mor bulutum serçe masumu gözlüm
bu bir kaval kanaması zamanın sinesinden sağılır gelir
bir keder bahçesidir… her gönüle uç verir de açar bir zaman
bir masal bohçasıdır
bu yürek yürek değil
ıssızda bir kuyunun delik kovasıdır
beri gel allı turnam… türkü gülüşler taşısın gözlerin
kendinde bul beni… sana gel… bana git
bu sevdasına yitik karıncanın öyküsüdür

akıp gider de allı telli bu kıraçta
koyunların kukusudur… bulutların kokusudur…
sabahın kokusudur…
akşamın teri
gecenin elleridir akıp gider de hayat… dokunur taşa
dokunur ıslığa… onu kavislendirir…
kayaya gül oyan sevdadır…
ve biz geliriz…
bir kahır… bir acı bir hay bir huy
yağma sofrası bir ömrün haritasında
tutsak geldiğini bilemeden sevdik de yaşamayı…
sevdik teneke barakaları…
kerpiç damları…
yağmurda akan evlerde seviştik gece karanlıktı
anlamadık… çözemedik…
doğuştan hasretli bir suydu işte hayat
ve öldük geride türküler bırakan karasevdalarda yana yana
bir gün belki de bozkırdan kalkan
bir toz hortumu olur da düşlerimiz
savruluruz günahlarımız suçluluk duygularımızla
bir gün belki
adamı eşkıya düşüren sevdanın türküsünü
bir çocuk gelir de söyler yıkılmış evlerimizden kalan
son taşın üzerine oturarak
beri gel… belki zaman da hiçtir
her neyse yaşamın anlamı…
onun en güzel andacı olsun ki aşkım sana
bütün ciddi adamlar sultanlar öfkeler
bar bar bağırmalar… başını taşlara vurmalar da yok olacak
biz varız şimdi… gel de gör senim işte
yokluğun… ömrümün gecesidir

dağlar da ağlar… aslında uzun havalar yankılanır ya
ahını zaptedemeyenin çığlığı kesilir taş olur doruklarında
dağlar da ağlar bulutlar öperken saçlarını…
gün her batışında kanatırken yüreğini
taşlar da gülümser… o en eski usta aşkı nakşederken bağrına
güler taş… hüzünden bakışlarında eğirerek sevdayı
ne zaman bir kadın kilim dokusa
sen beni aramaya çıkarsın yüreğinin gergefinde gül sağnar
gel… artık gel
sensizlikte dağlar da ağlar

yıkılmış surların altında kaç ömür rüzgara dönüştü
dağların ardında kaç sevda bulut olup yağdı çöle
ferhadın yüreği sebil
külüngü söz oldu… bütün dinler kovdu onu
yağmalana yağmalana geldim de işte
ömürdü azığım… sermayem yürek
taşlandım sokaklarda ibreti alem için
sensiz gözlerimi saçtım karanlığa yıldızlardır şimdi
damıttığım düşlerim ekşiyip zehir oldu
yenilgilerden geldim-yorgunum ellerin yok
ve zaman
ve rüzgar
gel gayri gel
yaşamak seninle başlar

5
Sep

Amoryumlu Dilenci

   Posted by: admin Tags:

yer yavşan
gök yıldız
akşam rengi gözlerinde ıssızlık
oysa sen bilmezsin
hırsız bir yürek dolaşır karlı gecede
sokak itlerinden aç
bozkırlarda ölmüş bir atın kafatasından çıplak
şimdi ben tutup da geceyi sana versem
kar döşenmiş kıraçları-korkunç dağları
uzak melul yıldızları-ayrılık çalan kavalı
neye yarar bir can solumuyorsa

evvel zaman içinde-ırmaklar geçtim ben de
yeğin atlar çatlattım-heybem dolu yıldız
gözleriyle gece ışır tanrıçalar aradım
sevdiğim-kemanım-üveyik türküm
sizin oralardan geçtim daha sen doğmamıştın
kuşkusuz kızıl bir hilaldi dudakların
kuşkusuz dudakların arşipel sularında
şafağa doğru yüzen bir iyon kayığıydı
düş ve coşku toplardı gözlerin yakamozlardan
akşamları samanyolu giyerdin
sevdiğim
aykırı türküm

ölgün eylül ömürler geçirdik de geldik şimdiye
kızıl saçlarına yaprak yağan yarimiz olmadı
eşkıya soysa yanmazdım bu gönülü
derelerde boğuldu hoyrat inceliğimiz
evvel zaman içinde bir yerlerde
kendimi yitirdim geldim
ne bir şehir düştü ardıma
ne atımın terkisinde bir sevda
toynak vurdum da tipili dağ gecelerine
terkedilmiş evlere benzeyen yürek kapılarından geçtim
gitgide duvarları yıkılan
gitgide tavanları akan yağmurlarda
muhacir güneşler kırıp yedim öfkemden
kan akmış alanlarda yerlere çarparak yüreğimi
varsın ötsün yalnızlığın baykuşu
ah etmişsem utanacak değilim

sonra kar yağdı
sabahları taze ekmek gibi gülen günleri soydular
gözlerine mil çekilmiş halklar yürüdü tarihin patikalarında
oğulları kıyılmış anaların isyanını yaktılar
çirkef sokaklarında bir dilenci gördüm
kolları bacakları kopmuş
alınmış satılmış yağmalanmış
ordular geçmiş üzerinden
tam da geberiyordum ki kederimden
gözlerinde at koşturan bir kuşku
dedim adın nedir
dedim adın nedir
dedim adın ne
iki ırmak çağladı da gözünden
dedi
adım
aşk

şimdi bin yıldır aradığım yüreğimin terkisinde
atımı ılgarladım yıldızlara
merhaba ey yaşamak
merhaba

5
Sep

Anka

   Posted by: admin Tags: , ,

yıldızlar umuttan nakşedildi geceye ilmik ilmik
ay aşktan doğdu
bakmayın
surlarını coşkudan
sokaklarını düşten kurduğum kenti
bir anda yıkabilirim
kaç aşk var ki tarihimde
yüreğimi ateşlere fırlatmışım
belki delinin tekiyim- belki yabanılca korkak
rotası şiirle çizili
yelkeni gökyüzünden biçilmiş gemilerimi
çıktığım ilk adada yakabilirim

bazan bir tek bakışla
dünyalar kurulur içimde
bazan tek söz
çöllere sürgün eder delisularımı
kum savururum yalnızlıklarda
taşlara çalarım rüzgârlarımı
delinin tekiyim ben
kendi kendini yakan
o çılgın anka
ve kendi küllerinden kendini
yeniden yaratan

5
Sep

Ateş Çiçeği-02

   Posted by: admin Tags: ,

Kar’Üseyin araladı kapıyı
Hatçe pusmuş oturur peykesine topak evin
Kekikli bir yel kokusu
Tüm sesler ölü
Ne gök mavi – ne toprak yeşil – ne taş sert
Ölene dek saldıracak
tutsak bir yaban hayvanı
İçinde kaynayan tiksinti – kin
Kangal dikenleri gibi
Batmaya hazır her yanı
Kar’Üseyin’in kurbanı
Pusmuş peykesine topak evin
Yeryüzünün en kimsesiz insanı

Bir çığlık / göğü yırtan bir yıldırım
Akkor bir şimşek çakması
Eşkıya başının ruhuna çarptı
Yeryüzünün en kimsesiz kurbanı
İsyan kustu avcısına

Kanların altına aksın da yivrim yivrim
Asıl ayaklarından ölüm koksun ortalıkta
Yağlı kurşunlara gel

Hatçe dedi
Öyle bağırıp çağırma- şükür eyle Allah’ına
Seni bana yazdı da -şu dağların aslanına

Ne söylese dinlemedi
Çığlık çığlığa inledi
Yeşil çimenlerce güzeldi
Sarı papatyaların dengi
Mor menekşelerin ahengi
Ve pembe güllerdi Hatçe
Ağlayan güller gibiydi
İki gözü iki çeşme
Eey insanlar / hatırdan gönülden bilenler
Diz çöküp namaz kılanlar / adamdan sayılanlar
İleri gelenler- usul duranlar
Katiller Hatçe’yi aldı da kaçtı

Çiğillipınar’a konan Suvermezliler
Dayılar- böleler- emmiler – utlular-utsuzlar
Sizin de namusunuz değil miyim ben
bire gidi namussuzlar

Dağ- taş inledi sesinden
Konuştu Kar’ Üseyin
Ben de bu dağların hükümdarıyım
Ve dahi cümle köylerin
Bolvadin’den- Kareser’e
Çifteler’den Sivrihisar’a nam yürütmüşüm
Hiç bağırma boşuna yakma tatlı canını
Gücüme kimseler karşı gelemez
Sen benimsin bundan gayrı
Var teslim ol bana
Gül ol da açıl bağrımda
Dünyalar vereyim sana..

Kar’Üseyin adın kara yerlerden gelsin
Yeğniciğinden yan da teneşirlere gel
Tutul da nuzullara çot olsun elin yüzün
Dumansız bacalardan karanlık gecelerden
kurtulma kara köpek

Kar’Üseyin çıkıp gitti dışarı
Yüzü öfkeden seyriyerek
Vardı kardeşi Keloğlan’ın yanına
Kel Mustafa düşünceli

Ulen Üseyin
Elin yumruk kadar öğsüzünü ne edecektin
Daylak gibi karın vardı
Üseynin yüzü öfke karası
Çıktı bayıra yukarı
Ve Hatçe’nin bağırtısı geldi peşinden
Sonra bir daha vardı
Bir daha çıktı
Hatçe ha bire bağırdı
Yengeler girdi / oturaklı kadınlar
Gerisin geri çıktılar
Ne bir tas su ne bir çarpım yufka
içip yemedi
Ağladı- ilendi- sövdü
Gelenler kâr etmedi

Anasının yarasını sardılar
Olur bacım dediler
Bir sizden ürüsüm değil
Elden ne gelir
Gözlerinin yaşını sil

Garip yolcular geçer yürüyen ölüler gibi
Kimisi ağaç ayaklı kiminin başı sargılı
kolu kesilmiş
Ölüm haberleri – ağıt çığlıkları
Günlük işler arasında
Erkekler kırılmış savaşlarda
Trablusgarp’ten Balkan’a
ne emmi kalmış- ne dayı
Ne bir devlet var ortada
Ne Allah rızasına hak güdecek bir başkası

Aziziye Konağından Geri dönmüş
elleri boş – yayan- yapıldak
Ağlar Filik Abıla yüreği bir hoş
kolları kopuk yaşın yaşın
Bu ne hak- bu ne hukuk
Kaldı harman yerinde samanı- çeci
Olancası bir avuççuk
Eller devşirip getirdi

Uzun yollardan gelirim dedi
Trablusgarp çöllerinden
Tobruk’tan- Derne’den
Susuzluktan ölenler
Kıvıl kıvıl bit içinden
Açlık – kum – ve bit harbinden

Irak yollardan gelirim
Tel örgülerden

Kurşun ve hançer kavlinden
Ölümü uçurum Balkanlar
Ölümü kara Karadağ
Tirana’dan – Üsküp’ten
Sofya’dan – ve Varna’dan
İnsan yüzü görmemiş acılardan
Bilinmedik açlıklardan
Bir kolum kopuk
Bacağım ağaç
Susuz- aç
Kaybedilmiş
ama büyük kavgalardan…

Girdi topakeve yol yordam bilen kadınlar
Kalaylı sinilerde yayla balı- kaymak- katmer
Elden ne gelir dediler
Gayrı sen mundar oldun
Bir bu eve yakışırsın
Yok gidecek başka bir yol
Gelir sıkar ümüğünü dediler
Var Kar’Üseyin’e teslim ol

Alsın kudurmuş kart köpek
Sıksın ümüğümü / canımı alsın
Ölüp kurtulayım varsın
Ona karı olacağıma
Gövdemi topraklar sarsın

Bir kadın yaklaşmak istedi

Sakın daklaşmayın bana
Kara Köpeğin itleri
Şu al kutnu sayanızdan utanın
dulukbastılı feslerinizden
Yılan dillerinize kanacak mıyım
Çıkın başımdan defolun

Kele kız delirmiş dediler
Vaa bacım hadi gidelim
İvedi çıkıp gittiler
Artlarından fıydırılan sininin
sesini işittiler
Zaman akmaz gibi yavaş
Uzaklardan çan sesleri
Ve yaylanın yeli kekik esintili

Bir kabaltı çınladı
Sonra bir hardal çanı
Arkasından zil
Yanal koyunları aklına düştü
Gümüş burum kuzuları
Sonra anasının yüzü
Acı içinde sefil / saçılmış al kanları

Açıldı kilim kapı
bin bir rengiyle balkıyarak
Girdi Kar’Üseyin
Kara kaput yüzü yülenmiş
Kancık bir ifade gözlerinde
Gayrı barışalım pohur çiçeğim
Öyle bağırma konuşak
İnsan konuşa konuşa
Aşık koklaşa koklaşa

Bağırdı- taştı- tutuştu
Ak boynunda gök damarlar belirdi
Kanadı yarılmış dudakları
kar dişleri göründü

Kes ulan dedi Kar’Üseyin
Yolumu yokuşa vurma
Sarpa sardırma gönlümü
Kafa tasımı attırma
Çıktı gitti ormanlara yukarı
Üçüncü gün gelmedi
Gün uzadı- devrilmedi
Gecenin bir vaktinde
usulca girdi kapıdan

Beni zora koşma Filiğin Hatçe
Bundan böyle avradımsın
Namusun benim boynuma
Her şey gönüllüce olsun

Hatçe kıvrılmış sedire
Uyanıp belinledi
it oturumuna geldi
Bar bar bağırdı
yok mu bir can kurtaran
Çıktı gitti Kar’Üseyin

Dördüncü gün ikindi sularında
Kar’Üseyin gene geldi
dili ballar tadında
Geri gitti umudunun boynu kırık
Dört gündür lokma yememiş
Aç ölmeğe karar vermiş
Bir telaş sarmış herkesi
Yalvarmış yenge kadınlar
Bir tas su bile içmemiş

Beşinci gün düşündü
topakevden çıkarken
Ulan tut diyor felek / yatır altına
bas tokadı / tut elini kolunu
kalmamış zaten takatı / bas
Baktı Hatçe arkasından
Kim alır ahını ölsen
Kim acır gebersen acıdan
Madem öyle yaşa- diren
Yaşamayı fitil fitil getir burnundan
Kendin sor hesabını
Kar’Üseyin’den

Altıncı gün uzanıp tuttu kolundan
Tokatı yeyiverdi yüzünün ortasına
Hırsla bir tekme savurdu Hatçe’ye
kurban yuvarlandı yere
Fırlayıp kalktı öfkeyle saldırdı bağırarak
Beynine yankılandı yüzüne değen tokat
Düştü yeniden / darpadan kalktı
Çıkıp gitti Kar’Üseyin
Hatçe hüngür hüngür ağladı…

Oysa böyle olsun istemiyordu
Tadı kekreleşti sevmenin dedi

Ertesi gün öğle sonu Keloğlan
Girdi topakevin kapısından
Hatçe’ye nasihat verdi
Ben de istemezdim dedi
Gümbür gümbür davulunan
Köylüye aş döke döke
Al duvaklar içinde
murad almak hakkın idi
Öyle iken böyle olmuş neyleyim
Kar’Üseyin ağamdır ya
Aklı ermez yol yordama
Olan olmuş / çaresi yok / neyleyek

O dedi Hatçe ağladı
Sonra da çekilip gitti
Vardı Kar’Üseyin’e
Herhalde yumşuyor dedi
Elbet alışır sonunda
Sen de biraz sabır eyle
Kayıl olacak bahtına

Sekizinci gün gelmedi
Kar’Üseyin
Gene gitti kel Mustafa
nasihat etti
İnar-ı fener olmuş acıdan ve açlıktan
Gerçi yemeğe başlamış
Kadınlar öyle söyledi

Ertesi gün Kar’Üseyin geldi oturdu
Önce saydı döktü yiğitliğini
Sonra ağalığını anlattı
Üç bin davarım var dedi
Üç bin adamım
Gel etme gayri Hatçe
Sarplara vurma beni
Sen iste dağları yıkayım
Sen dile köyleri yakayım

Dilerim yalanların boğar seni
Dört vatan hayını
ne zaman üç bin oldu
Zenginlik ağalık sana mı kaldı
Dilerim, toprak bile kabullenmez gövdeni
Hatçe böyle söyledi

Kar’Üseyin çıkıp gitti
Bindi atına dörtnala vurdu
Yitti ay altında

Bir Göğüs Yaylasına vardı
Bir Kartal Pınar’ına
Doma’dan harmanladı
Oluklu’dan dolaştı
Belce’de sabaha ulaştı
Orda uyudu bir vakit
Yeniden bindi atına
Tekne Çukuru’na vardı
Keçi Gölcüğü’nde at suladı
Dolaştı Emirdağ’ın tüm yaylalarını
On sekiz yaylaya nal vurdu geçti

5
Sep

Ateş Çiçeği-04

   Posted by: admin Tags: , , ,

Şalvarının uçkurunu koparttı yırttı çıkarttı
Yırttı çıkarttı güllü fistanını al köyneğini
Kaydı kurtuldu Hatçe / devrildi çırılçıplak
İçinde ne varsa korkulara dayanan
bütün setleri yıkıldı
Ay aylası bir dişilik fışkırdı
yuvarlanan kalçalarından
korkunç yakıcı bir pembelik
Avcının azgınlığı zaptolmaz bir delilikte
Ve diri memeleri yuvarlandı kurbanın
aklını aldı avcının
Kösnü çıldırtan çığlıklar aklını başında zay etti
Kar’Üseyin çıktı insan olmaktan
Baştan başa şaha kalkmış bir erkeklik kesildi
Yakaladı avını / elini ayağını
bağladı dört yanına topakevin
Hatçe’yi sımsıkı gerdi
Çığlıklar bir kamçı gibi
Soyundu bir solukta giysilerini
Ve yanaştı avına
Bütün hışmıyla diz gelip
Bütün hışmıyla yekindi
Geceyi bir sancı gibi yırttı kurbanın sesi
Bin renkli kilimin üstüne
bir de kan rengi eklendi
Soldu sıtara çiçeği…

Bütün arılıkları dünyanın
çıkartmaz kötülüğün kirini
İspirto rengiydi gece
Bedeninin altında bacakları köpek kesildi
Hatçe’nin ruhunu dalayacak yaşadıkça
Bir ölü soykası gibi taşıyacak
destan güzelliğini bundan sonra

Peri kızı Skylla bozkırlar ortasında
Filik kızı Hatçe oldu o gece
Kim bilir kaçıncı kez
Dirildi acının yazılmayan tarihinde
Bozkırda bir yerlerde…

İşte o gün ağladı Hatçe
Çiğillipınar’ca coştu
Yağdı kırkikindilerce
Yaşanmamış ergenliği içinde
setlerini yıktı taştı
Daha memeleri çıkmamış
Kızım deyi- er yüzüne bakmamış
Başına da al duvaklar vurunmadan
Eline de al kınalar yakınamadan
Kollarına gümüş cebe
Kulağına altın küpe
Duluğuna dulukbastı takınamadan
Çalgılar çaldıramadan
Okuntu saldıramadan
Yüreği mılcımış canı ezilmiş
Soyka çıkmış güzelliği
Gayrı kendi eti kendine düşman
Isırır Kar’Üseyin’in etine değen yerler
dalar tüm gövdesini
Kırılmış gökçegülün goncası
Allı turna yaralanmış uçamaz
Böyle görse aklını yer anası
Oturmuş bir utanç gibi
Ağlar da ağlar olmuş Hatçe Kız
ırmağı kurumuş turaç gibi

Babasız büyümüş omuzu düşük
Doyamamış kokusuna anacığının
Ha yaşamış- ha ölmüş hiç mühimi yok
Ağlar da ağlar olmuş Hatçe Kız

Bir amanı yerde bir amanı gökte
Aklına olmadık bir şeyler düşer
Pencerenin deliğinde ıtır çiçeği
Gayrı susuzluktan kurumuş mudur
Tentenesi garip kalmış sandıkta
Acep mor fistanını kimler giyecek
Ağlar da ağlar olmuş Hatçe Kız

Avazı yayılır yayla yelinde
Duyanın içini oyar da oyar
Ağlaya ağlaya uyur Hatçe Kız
Uyanır ağlaya ağlaya

Gecenin bir yarısı
Alaçığın duldasında
Kıpırtısız dört beş insan
Yıldızlar cohcohlu parlıyor
Suskunluk utanca boğulmuş
Birisi konuştu ansızdan
Sesi yarısı yanmış ağalar gibi
Çok eski bir yarayı sır diye saklar gibi sesi
Dedi ki Arap cephesinde
kum ve ateş cehenneminde
Balkanlarda kan içinde
Allahuekber tipisinde
Çanakkale içinde bomba selinde
Hasılı tüm cephelerde savaştık

At bokunda arpa devşirmenin
Ve her ne sebeple olursa yenilmenin
öğünecek bir yanı yok

Kimisi kum altında kimi kar
Yeri yurdu belirsiz kaldı kalanlar…

Dünyada bozulmuş ordudan berbat
Ne bir hayvan- ne bir nebat…

Aylarca aç
Ve bilmediği ellerde
gidecek yersiz asker
Akıl almaz derecede korkak
Ama on adamı boğabilir tek başına

Hasılı çöl harbinde bozulduk
Döküldük yollara yayan yapıldak
Kimi sayrı- yaralanmış kimisi
Kimi su geçerken kimi donarak
Sinekler gibi öldük

Kalanlar ayak yalın- baş kabak
Hayvan gibi otları avurtlayarak
Bir deri- bir kemik Adana’ya döküldük…
Adana İstasyonu’ nda tren
Say ki bir kara umut
Üstü üste-alt alta yığıldık vagonlara
Kaçıp gitmiş makinistler
Arayıp-sürecek adamlar bulduk
Gördük ki kömür yok yola çıkacak
Baktık ki istasyonun dört bir yanı baraka
Söktük tahtaları kaydık kömür kazanına dehledik
İkinci istasyonda sonra da üçüncüde
Cümle uğrak yerlerinde ne kadar baraka varsa
yağmaladık da yaktık dehledik
Tüm memleketi dolaştık
Asker bindi – asker indi
Kimisi dağlara sindi
Kimisi sevk oldu başka cepheye

Nasıl dile dökülür onca acılar
Nasıl unutulur memlekette melûl- mahzun kalanlar
Kar altında- kum altında ölenler
Nasıl anlatılır mecalsiz- silahsız asker…
Ölsem de çıkmaz aklımdan
Tüm bunların hiç birisi
Gayrı bir de kuzular gibi meleyen
şu fukara kızın sesi

Adam usulca sustu
Orman usulca sustu
Ay usulca sustu
Hatçe susmuştu…

Çiğillipınar yaylasında alaçıklar
Bir fısıltı kesilmiş Hatçe
Düşmüş yellerin önüne
Önce Karacalar’a iner
Oradan ulaşır kendi köyüne
Derler ki Kar’ Üseyin
Zorla ilişmiş Hatçe’ye
İp atıp ölmeyi denemiş becerememiş
İlkin topakeve bağlamış
Bir gece- bir gündüz başına çökmüş
O çökmüş Hatçe bağırmış
Kar’ Üseyin dediğin eşkıya başı
Tutuvermiş kolundan kaldırmış dağa
Gece sekiz gündüz dokuz yıkmış altına…

Filik kadın hükümete şikayet etmiş
Aptil Ağa sulhçu gitmiş
Kel Mustafa olmaz demiş
Hatçe bizim gelinimiz

Hatçe’yi her yıktığı çalı dibine
Kar’ Üseyin üç taş dikmiş

…itmiş
…ditmiş
…şitmiş
…litmiş
…itmiş
…imiş
…mişmiş
…niş
şşşşşşş…

Bir fısıltı oldu Hatçe
Hüseyinin yanında dolaştı dağdan dağa…

Kayanın kuytusunda uyurken
Tam da kuşluk zamanı
Hatçe uyanıp da kaçmış
O sırada Hatun gelin yün yıkarmış su başında
Hatçe birden çıkıvermiş
Kar’ Üseyin peşimdedir sakın beni deme demiş
Dulukbastısından bir altın yolmuş
Hatun’a Anahor vermiş
Az sonra Kar’ Üseyin sorunca Hatun
başıma çöker sanıp söyleyivermiş
Ormanın içinde bir kovuğa sinmiş
Üseyin şirpeden bulmuş
Geçerken Hatun’un yanından
Altınımı geri ver kız zilli -demiş
Hatçe oturumu üstüne gelemeyince
Kar’ Üseyin dağdan inmiş

…itmiş
…ditmiş
…şitmiş
…litmiş
…itmiş
…imiş
…mişmiş
…niş
şşşşşşş…

Kel Mustafa usul usul konuştu
İnadından vaz geç Hatçe
Neylesek olanlar oldu
Sen de namlı bir atanın kızıydın
Allah bir gelinimizsin
Sen dile düğünler kuralım

Erkek seldir- kadın büvek
Azıcık da sen uyar ol
Abılalık düşer sana
Dile kutnu kumaş dile al duvak
Dananın oynaması kazıktan
Bu çetecilik de canıma yetti
Gir aklına Üseyin’in
Belayı kadayı savak
Cayıp bu işlerden varıp gidelim
Kurtulak kargıştan- yazıktan
Başka diyarlarda vatan çatalım
Paraysa para bizde / malsa mal gani
Kar’ Üseyin gecenin geç yarısı
Açıp girdi kapıyı lambayı yaktı
Dışardan Hatçe’nin çığlıkları duyuldu…

Ertesi gün konuştu Kel Mustafa
Haklısın dünyanın bütün dağları kadar
Çiğillipınar’ın akmasından çok
Sıtara çiçeğinin açması kadar
Gayri ne fayda

Gece yarısı girdi Kar’ Üseyin
İçerden çığlıklar duyuldu
Hatçe bir fısıltı oldu
Düştü yellerin önüne
Kel Mustafa konuştu
Memlekette büyük savaş olmakta
Her yanda kan yürümüş meşe selleri gibi
Dünyanın dört bucağında
askerler kırılmakta
Bizim asker yenilmez aslında
Açlık sürüleri- bit orduları
Açtırmıyor gözünü ki vuruşsun koçlar gibi
Kar’ Üseyin ağam bu gün
cepheye asker sevketti

Kar’ Üseyinin atlıları
Toz bulutlarından bellidir
Kimisi Çifteler’de kimisi Dişliköy’de
Daydallı’da- Çaykışla’da- Honam’da
Bazan birkaç kişi bazan ellidir

Varır dayanırlar varlının kapısına
Kar’ Üseyin adına vergi toplarlar
Kelep kelep altın gelir yığılır ortalığa
Mecidiye- reşadiye altınlar
dökülür Gelin’in ayağına
Ve yoksul hanelerde un uçar- kepek kaçar
Tarlalar tohumsuz ocaklar odunsuz kalmış
Gülüşler bile sap sarı
Bakışlarda geri dönmez yolcuların kanayışları
Ülkenin dört yanından kan çığlıkları
Ve başka bir karabasan düşman postalları….

5
Sep

Ateş Çiçeği-05

   Posted by: admin Tags:

Önce sapsarı kesildi gece
Sığır sidiği renginde / sonra safran
Ardından limon ve yumurta sarısı

Birden yeşil oldu her şey
Çimen yeşili- ardıç
Püren rengi / acı güveyik
çamaşır kili
üzerlik
Yeşil yeşil kanadı
bir ala geyik
Bir göz cacık cacık baktı
Ardından dudu yeşili
Kıpkırmızı bir kuş yardı
Ağulcu acı otunu
Gagası gece karası
Gözleri ap ak
Elinde kırık bir sıtara
Geldi de başına kondu Hatçe’nin
Kekme vurdu alnına
Uzaktan anasının ağlayan sesi geldi
kurum rengi bir ormanın içinde
yanık yanık ağıt eder oturur
Hatçe o yana seyirtti
Seyirttikçe uzaklaştı ormandan
Ağladı deliler gibi
Birden babasını gördü
demirkır bir at üstünde
Baba dedi
Bu kimin atı baba
Babası gülümsedi
baktı manalı manalı

Bu Tebelek gavurunun
O kuşu da ben saldım
başını keksin diye

Sonra at konuştu

Ben Kar’ Üseyin’in atıyım
Ben de havasım Hatçe’ye
Ben de gelip gireceğim koynuna

Babası gülmeğe başladı
Sonra da kişnemeğe
At güldü / babası kişnedi
Anası güldü
Kar’ Üseyin ağıt etti

Bağırarak uyandı Hatçe Gözleri yaş içinde
Karşısında Kar’ Üseyin bağdaş halinde
Mayıl mayıl bakıp durur
Hatçe ağlamağa durdu
O ağladı / Kar’ Üseyin baktı yüzüne
Bir yalvarış / çığlık çığlığa
Uzaktan bir horoz öttü

İçimi mılcıttın / canın mılcısın
Güzelliğim miydi cümle günahım
Al işte cılkımı çıkarttın

Sonra arkasını döndü eğdi başını
Sabah ezanı duyuldu
İki gölge gibi kalakaldılar
Şafak ışıdı dışarda / yayla ayazı çöktü
Çıkıp gitti Kar’ Üseyin
Oturduğu yerde uyudu Hatçe…

Küçük ilçenin sokaklarında
Ölü çıkmış evlerin hali
Kerpiç evlerin alnında güneş keder eğiriyor
Bir yerlerden ağıt sesi geliyor
Bir çocuk / çöpten bacaklı / çember çeviriyor
Neredeyse kemikleri görünecek yüzünün
Dam diplerinde yaşlılar
Işıksız gözlerinde acıya bağdaş kurmuş
Uğursuz bir kıtlık yeli esiyor

Karşı mahallede kavgalaşan kadınlar
Güllü kakınç kakıyor
Satı oynuyor
Satı bağırıyor
Güllü oynuyor

Küçük ilçenin sokaklarında
Kasalak ağa evleri
Önü salındırma kuyulu
sırtları kavi

Bir de ellik gavurları
Demirci- kalaycı- rakıcı- arabacı
sair meslek erbapları
Bir elleri yağda- diğeri balda
Yüzleri güleç mi güleç
Tüm bunların arasından
Al kutnu sayasının içinde
boynu eğik
Geçip gider Filik kadın
Bu kaçıncı gelişin Bayraklı Kapıya
Kaçıncı ağlayıp yalvarması

Kızımı alıp kaçtı eşkıya
Kör tırnaklarınıza kurban olayım
Varın alın cerenimi çapulculardan
Ben garip bir kadınım kimsiz- kimsesiz

Tamam abıla dediler
Sen git çaresine bakarız
Bütün dünyalara küsmüş
Yürüdü istenci yıkık boynu bükülmüş
Suvermez’e doğru yaya yapıldak

Rahmetli kocası del’izzet
Heybetli bir adam idi
Udlu- küşümlüydü insan içinde
Hey gidi Deli İzzet hey gidi
Derdi ki kurt- kuş börtü- böcek
Onca hayvan içinde en şereflisi biziz
en şerefsizi
Katili- hırsızı- yüreklisi- yüreksizi
hey gidi – hey hey gidi
Ne harplere girmiş- belalar görmüş
Tarlaysa – evirmiş araziyi
Ekecek tohum yok ki

Derler ki Del’ İzzet’in ala bir kısrağı vardı
Sıkıştığı zamanlar da yol keser
ellik gavuru soyardı
İzzet daha tıfıl iken
Pörnek’te şaki Dimitri
Gelenin- geçenin yolunu keser
Soyardı deveyi- katırı
İnsan oğlu çiy süt emmiş
Korkudan sayar hatırı
Gözleriyle görmüş İzzet
Yalvarmış kervancılar
Demişler Dimitri gardaş merhamet et
amanı- imanı bilin mi
Karıncanın ocağına kuş bile konmaz
Ellik gavurundan eşkıya olmaz
Kimisi de dedi bu gavur değil
Türk’ün içinden tutması / adını saklıyor
Kimisi / niye saklasın
Gavurun köpoğlu köpeği
Kimisi öyle dedi – kimisi böyle dedi
Dimitri eşkıya / ne gavur ne müslüman
Dediler zaptiye baskın eylemiş
kuruşunu yemiş

İlçede hanayı var
şu Tebelek gavurunun
Pörnek’te akan çayı var
suyunda değirmeni var
Del’ İzzet önünü kesti ekizce’nin berisinde
Tebelek gavurunun atı yeğindi
Dizginleri salıverdi aktı bozkırın göğsünde
İzzet’in cılız atı erişemez ki
Avını kaçırmış bir avcı gibi ağlarcasına söylendi

Len zalım Osmanlı dedi
Yazıklar olsun sana
Gavuruna şahan atlar verirsin
Sıskası kalır müslümanına

İsmail’den olma / Hapılı’dan doğma
Beş bacının bir goncası
En kibarı en incesi
Deli İzzet’in karısı
Oturdu taşın dibine
kocadım gayrı dedi
Neredesin Del’ İzzet’im gel geri
Uzak cephelerden gelmiş
Altında ala beygiri
adına Del’ İzzet denmiş
Ortalık kaçak kaynıyor
Kaç kadın kurtardı başına çökülmekten
Kimi selinti toplarken
kimisi cacık kazarken

Kişifleyip kıstıran kaç çapulcu yakaladı

Ellerini urganlara bağlayıp
Dolaştırdı sokak sokak- köy köy
Attığı dayakları seyre çıktılar
Tilki tövbesine çekti çoğunu

Sığmadı dağa- taşa Del’ İzzet’in yüreği
Cem- i cümle cephedeyken
Ar etti kendisine buralarda beklemeyi
En sonunda çekip gitti ala kısrağın sırtında
Bir daha geri dönmedi

Arta kalanına biçilen yazgı
acı bir ağıt üstünde
Adı bilinmez bir yerden
Şehitlik haberin verdiler
sarı bir kağıt üstünde…

5
Sep

Ateş Çiçeği-06

   Posted by: admin

Ardıcın başına bir kartal kondu
Gagası alev rengi / pençeleri kınalı
Vahşisarı gözleri hançer keskini
İki kilim gibi gerdi kanatlarını
Bir çift dev yalım gibi aşağı- yukarı ığraladı
Gösterdi bin bir nakışını
Sonra kaşıdı gagasıyla koltuk altını
Hatçe’ye çevirdi
kor kesmiş bakışlarını
Uzaktan çan sesleri
Büyük hardal
Armudiye
Koyun curası
Zil
Sürünün önünde bir kiraz kuzusu
Tüyü kıvır kıvır
alnı çakal
Sürünün ardı sıra Kar’ Üseyin
Ha bire kaval çalar…
Kartal kiraz kuzuya baktı
Dal sarktı
kartal kalktı
aktı
Cırnağını yağırnısına taktı
Kar’ Üseyin habire kaval çalar
Kavalından kan aktı

Dışardan adam sesleri geldi
Hatçe uyandı
Fırladı dışarı
Baskın var sandı

Adamlar sustu
Bir garip süzdüler Hatçe’yi

Süzdüler
ılgıt ılgıt yürek yağı eriten
cihana nam veren güzelliği

Bir kadın
Gel bacım dedi
Topakev sökülecek
Karacalar’a göçülecek

Yürüdü kadının ardından
Pınarın dibine oturdular
Sonra Kel Mustafa geldi atıyla
Kucağına düvele kavunu
Çömelip kesmeğe oturdu
Bir dilim yedi
Bir dilim Hatçe’ye sundu

Öğle ezanıyla köye varıldı
Kimisi dam başından kimisi pencereden
Köylüler seyre çıktı
Gene çiyansı bir dokunuş gibi
Mılcımış yüreğinde duyarak
insan gözlerini
Kendi derinlerine çekildi
Ve tiksindi her şeyden bir kez daha
Her şeye küsmeğe yeniden karar verdi…

O gece Kar’ Üseyin daha bir yakışıklı
Girdi Hatçe’nin koynuna
Soyup giysisini üryan bıraktı
Kurban hiç kıpırdanmadı
Ve aygır at gibi
Doludizgin sevişti eşkiyabaşı
Sonra da çekip gitti

O öylece kaldı yatağın üzerinde
Sımsıkı gözlerini açmağa utanarak
Ve and içti kendine
Bundan gayrı hiçbir şey gönlüyle olmayacak

Ertesi gün gene geldi Kar’ Üseyin
Kurbanını kucakladı soydu yatırdı
Ve sabaha karşı Hatçe
Hiç bilmediği bir zevkin
ilk kez ayrımına vardı…
Ertesi gün aynı tadı
Daha bir derinden aldı
Acı bir zevkten ağladı
Kar’ Üseyin çıkıp gittikten sonra

Vuruverdi başını taş duvarlara
Dizlerini dövüp- saçını yoldu

Demek böyle bir köpekten hazzetmek
Benimkisi kahpelik
Ne demek keyfe gelmek

Sonraki gün sürgüledi kapıyı
Gece gelip kırıp açtı Kar’ Üseyin

5
Sep

Ateş Çiçeği-07

   Posted by: admin Tags: , ,

Köseden köse kısadan kısa
Taş altında kalan arpa
ayaz çalmış buğday gibi büyüyememiş
Öyle kızıl kıvrım
Öyle çalgın
Adı Kemiş

Üzerlik suyuyla yıkar saçını
Ne savaş umrunda ne gidip dönmeyenler
Kızlara baygınlık geçirir
Ama ille de gelinler
Dünyanın tüm türkülerini ezberlemiş
Her taşın altından çıkar
Adı Kemiş

Düğünlere baş köçeği
Şafakları kulak diker Kar’ Üseyin çetesi
bu gün neylemiş
Nerede kim türemiş
nasıl nam vermiş
Velhasıl adı Kemiş
Her gün başka bir ucar
Bu gün devecileri soymuşlar
Yalvarmış kervancıbaşı
Diz gelip aman dilemiş
Bu gün Honam yörükleri
Evveli gün
Kayıştaşak
Damracılı
Boynugıllı köyleri
Kulunuz olalım kıymayın demiş
Kar’ Üseyin vergi kesmiş
Kel Mustafa adam vurmuş

Bir de Kör Durmuş…
Dinler de coşa gelir
Adı Kemiş

Karacalar sokaklarında çocuklar
Çığlık çığlığa bağırıştılar
Zaptiyeyi yalvartanların içinde
Vallahi Kemiş Efe de var

Yüzbaşıya dayak atmış
Kemiş Efe de var ımış
Çifteler zenginine
bir tekme vurmuş
Biri Kar’ Üseyin
Biri Keloğlan
Kör Durmuş
Ellik gavuru Petiri
Kemiş Efe de var ımış

Köylüler dona kaldı
Şaşkınlık dolaştı yüzlerde
Ne güleceklerini bildiler
Ne diyeceklerini
Kimisi seyirtti çocukların üstüne
Ulan bu nasıl laf böyle
Kim öğretti size böyle

Çocuklar bağrışıp kaçtı
Kepenek altında er yatar ımış
Kemiş Efe de var ımış

Ortalık durgunlaştı
Gülüp geçtiler
Devresi gün kapıları çığlıklarla açtılar
Çocuklar kuş gibi çığrıştılar

Ondan hökümet bile korkar ımış
Çeteler bir köy basmış Çöl Ovası’nda
Kemiş Efe de var ımış

Sonunda konuştu bir çocuk anasına
Sakın kimseye söyleme
Kemiş Emmi hepimizi topladı
Çıkarıp birer birer para dağıttı
Dedi amanın çocuklar
amanı bilir misiniz
Çıkıp bağırın sokaklara
nam olsun Karacalar’a
kemiş Efe de var ımış desinler

Uzun zamandan beri
gülmeyi unutan yüzler
Kemiş Efe’ye güldüler

(Aradan doksan yıl geçti
Gülünesi olaylarda
Kemiş Efe de varmış dediler)

Mayın patlar gibi patladı haber
Düştü duman gibi yerlere yayıldı

Kar’ Üseyin’in evini
zaptiye basmış
Çetesi Üğü Kayasındaymış
Hatçe’yi almışlar elinden
Kendisi yarıp kaçmış
Getirip Filiğe teslim etmişler
Görün Yeşil Hatçe nasıl da solmuş
Kurumuş bedeni- bed çehre olmuş

Filiğ’in azıcık udu küşümü olsa
Papaz Aptil Kadir’e yalvarıcı varmazdı
Elden günden utansa zaptiyeyi salmazdı
Mılcımış kızını geri almazdı

Sarı saman sardırmışlar beline
Kötü kader kara yazmış
Kar’ Üseyin dediğin ayının teki
Kız oturum üstüne oturamazmış

Karacalar Köprüsü’nün orada
Çınlayan ayaz
Duvar duldalarına
Sinlenmiş kalabalık
Çeltelerde gıcım gıcım cankesen poyraz
İnce bir kar altında can alıcı kesmiş dağlar
Bacalarda duman tütmez odunsuz
Mart kapıdan baktırır
Ekmek atlı- insan yaya
Un uçar- kepek kaçar
Ve korkunç güzel bir düş gibi
Dumanlı dağların ardında bahar
Bir zulüm izi gibi çökmüş yüzlere
Uzak cephelerde kar altında kalanlar
Bulanık havadan gün ummak gibi
Bir umut bekler olmuş ölgün bakışlar

Karşıdan atlılar belirdi
Kar’ Üseyin- Kel Mustafa- Kör Durmuş
Kalabalık ösürgelendi
Atlılar gelip durdu
Bıyıkları buz tutmuş
Ayakları dolaklı
Sırtlarında kürkleri
Kafaları şayaklı

Selam verdi Kar’ Üseyin
aldılar
Bir süre suskunluk çöktü
Aç açlığına yansın
Cıbır çıplaklığına
Dam dibinde birikip
Onu bunu koğulamak ayıptır
Benden selam edin Filik kadına
İstersem yeniden kaçırırım kızını
Yedi düvel gelse engel olamaz
Filik Kadın rahat olsun
Hatçe evinde otursun
kaçırmıyorum
Kaçırırsam şu bıyıklar ayıp olsun
Fakat kimseye varamaz ben yaşadıkça
Alsın hangi baba yiğit alacaksa

5
Sep

Ateş Şarkısı

   Posted by: admin Tags: , , ,

Dizeler dile dökemez
Oğulları öldürülmüş anaların yasını
Cellat çizmeleri altında şafak gül gibi sökmez
Ay paklamaz zulümden gecenin karasını
Irzına geçilen çocukların
Yakılmış cesetlerin yüzüne akşam düş gibi çökmez
Hangi söz anlatabilir
Kolları kopmuş askerin yürek yarasını
Ve tam vardiya ölüm fabrikaları
Silah simsarları haykırdı
İnsan hakları hayvan hakları!
Vay anasını be!
Vay anasını!…
Ey Bosna
Yaşamın anlamı kalmayan zaman
Zaman zaman
Yalnızca ölüm anlamlı olan Bosna
Boğazlandın bir dağ gibi
Dünyanın tam ortasında
Ve barış tellalları-uygarlık vampirler
Bu insan kıyımına utançsızca baktı da
Göremedi be!
Göremedi be!
Göremedi!…
Akşamların coşkuyla karşılandığı evleri yaktılar
Evlerin ne suçu vardı
Kahvaltı masalarınıDuvardaki resimleri
Oyuncak bebekleri yaktılar
Oyuncak bebeklerin ne suçu vardı
Anaları çocuklarına hasret
Gençkızları düşlerinde yaktılar
Onların da anaları yok muydu
Bebekleri yok muydu- bağırlarına basıp adına mutluluk dedikleri
Ve ağıtlar yükseldi
Tüm yoksul sokakalarında yer yüzünün
Ruhuna kadar sömürülmüş milyonlar
Su ve ekmek sundular gözyaşlarından
Bosna yaşasın diye
Bağdaki üzümünü gözleyen
Topraktaki petrolü izleyen uydular
Ne ayyuka çıkan ceset kokularını
Ne dünyayı sarsan kıyım çığlıklarını
Bir onlar duymadı be!
Duymadı be!
Duymadı!…
Mostar köprüsünün üstünde
Aşıklar dolaşırdı akşamları
Gök lacivert bir şarkıydı
Bir peri masalında ay akardı tüller içinde
Masmavi bir coşkuydu aşk
Yıldızlar bir pembe bir sarı
Akardı Mostar güller içinde
Mostar köprüsü’ nün üstünde
Kaçıncı yakılışıdır Roma’ nın
Kudüs’ ün kaçıncı işgâli
Kaçıncı cehennemdir Srebrenica
Sen kaçıncı Hitlersin Sloban Miloseviç
İnsan kasabı, piç oğlu piç
Orada ırzına geçildi
Gözyaşlarının bile
Yeniden çarmıhlandı Spartaküs
Nesimi’ nin derisini yüzdüler
Bedreddin’ im bir ağaca asıldı
Kaçıncı kez kirlendi
Barış simsarlarının kof sözleri orada
Masallardaki iyiler
Yıldızlı göğün sırları
Yorulmuş yaşamların çiçeklenen kırları
Yamaçlarda dinlenen
Eski zaman yatırları
Katledildi orada
Annelerin parçalanmış memelerinden
Sütleri toprağa damlıyor
Öldürülmüş çocukların oyulmuş gözlerinden
Anneleri kanıyor
Artık ellerimi tutamazsın anne ellerim yok
Bir daha sevinci koşamam sokaklarda
Bacaklarım kopuk
Sokaklar yıkık
Bir sesim vardı
Gülüşüme şarapneller düştüğü anda
Bütün çocuk sesleriyle birlikte
İnsanlığın suratına haykırdı
Misketime benziyordu öldüğüm kurşun
Yağarken gökyüzünden yanık et-kopuk bacak
İnsanlık kördü anne
İnsanlık sağırdı
Bir çığlığım kaldı benden
Tarihin vicdanında yargılanacak
Gayrı gözyaşlarını biriktirirsin
Dünyanın dört yanında yalnızca ağlayanlar
Sonra da oturup içsin
Senin yazdığın yaldızlı dizeler
Öfkeye- kınamaya- yasa dair
Artık durdurmaya yetmez
Bitmiş bir soykırımı ey şair
İsyana kesmedikçe kederin
Kalemin yüreğine saplanıp
Ateşle yazılmadıkça dizelerin daha çok
Vampirler sokaklard uluyacak
Başka bosnalar kanayacak
İnsanlık zulüm soluyacak
Çocuklar soracak ey insanlık
Çocuklar sizden soracak
Sevinçler ne kadar az
Azrail ne kadar çok
Artık ellerimi tutamazsın anne
Ellerim yok!…

5
Sep

Ay Sancısı

   Posted by: admin Tags:

yorgunum
uçurum diplerinde zirvelerinde
yıldızlar dökülür bir yanıma
bir yanım çığlık çığlık girdaplardında
söyle cılız gülüşün mü
hoyrat uysallıkların mı girdi kanıma

bu gecedir
karanlık şüpheyle dolaşır ayrıntılarda
an olur
ruhunu neşterlersin kanlar içinde
sönmüş bir küçük ateşin küllerinden
türküler yakasın delice

bu gecedir
yıldız basar- bulut sarar yarana
kısır bozkırlar acır gözbebeklerinde
ananın kavruk yazgısı
bir de nafile zamanlar
saplanır yüreğine isyanla
gecedir bu…

yorgunsun
karaya boyanmış kentlere gidip gelmekten
kirli bakışlardan
kör dostluklardan
bazan kar da kara yağar karanlık sokaklara
nasıl tükürük gibiyse gülüş
namussuzun suratında

gecedir
parmak uçlarım diken kesilir bir an
dokunsam tenin acır
gövdemden dörtnal geçen
bir deli tay olursun bazan
yangınlar ertesinde
baharlar ucundasın…

değmeyin yüreğim acılı
anlatamam
kollarımda ay sancılı…

5
Sep

Ay Yiyen Yalnızlık

   Posted by: admin Tags: ,

yalnızlığım benim
gemisiz korsanım
bir sal yap düşlerini
bütün denizlerde yurdunu ara
yalnızlığım benim
sevgilim ve celladım
sal beni denizlerin en derinine

şimdi yarasalar barınan yürek
hiçlik uğuldayan dipsiz mağara
özlemin iğne geçmez gecesi yırtık
dalgaların kitabında mor menevişler
yalnızlığım benim
çöllere atılmış teknem
bekleyişin yelkenleri rüzgarsız
ayın gülüşü yara
öyle bir çöl denizi zaman
ölümden sonrası-candan öncesi

çırıl çıplak teninden kalan yankılar
çınlar kum
ve rüzgar
gitmiş şahbaz atlar köpük köpüğe
kendini bu taştan boşluğa çarpar
başka zamanlardan haykıran sesim

gitme
beni bekle
gitme

ünledim ay da gördü
ün ettim ünümü yetiremedim

yalnızlığım benim
geç kalmış yağmurum
soldu sabırlarım bekleyişlerim
şimdi sen yağ beni kurak sulara
kumlarda yankılanan gövdenin şarkısına
kıyıda boncuk satan boncuk gözlü çocuklara
deniz masalları anlatan ihtiyara
evine mutlu dönen balıkçının gülümseyişine
liman işçilerinin kalabalık sesine
yıldızlara yağ beni
sabırsız kumlara
ve ille dalgalara
beni yağ ey yalnızlık
belki sular karışmıştır yarin terine

çapulcular ayartmış ay düşlerini
çünki ben gelmeden eksikti mavi
yırtıktı bulut
kırıktı ayın kalbi
uzak adalarda kösnül bir gece
şehvet ateşleri yakmış ayyaş tayfalar
oynatmışlar deniz perilerini

zaman
ölü martılar gibi
sularda
kusmuk bulutlara küskün sabah

gözlerinde yıldızları saymadan
yatağına sularımı yaymadan
bir bergüzar telek bile koymadan
gitmiş mor balaban benden öncesi

yalnızlığım benim
yurtsuz albatrosum
yolsuz belsiz gökyüzünde bulutun buhar olmuş
yankısız çığlığımın yarası
sesin bulutta mı suda mı saklı
özlemin yolları beladan büklü
sensizim sırtımda zamanlar yüklü
gayri buradan öte götüremedim

bekleyişin ışık sızmaz gecesi
yelkenler paramparça
direklere ağ kurmuş örümcekler
güvertede tüm ufuklar kapalı
birkaç günahkar tanrı
gemi ambarında kafayı çeker
seslenmişim

gitme
bekle beni
geri dön

ellerimde hiçlik

küskün
gözlerinden mi
başlar
insan

gücendiren
nedir
insan
yüzünü

sonunda kustum kalbimi suların suratına
yukarda ay
uzattım elimi
aldım
ısırdım
ağzım yüzüm ışık kesti

işte tam da orada
beni sapkın ilan etti bütün ahali
gül
düm
gecenin sonunda-günden öncesi

gece demlenirken uykularda
beton yığınlarında ay bedirlenirken
yıldızlar ürperirken sularda
yalnızlık nemlenirken
yaslanıp yalnızlığa beni anımsayacaksın
ıssız dehlizlerinde gecenin
acının ayak sesleri
soluğundan bile sakladığın giz
dipsiz kuyularda açılacak
yüzün hüzünler mezrası
ıssızında biz
kanayacaksın…

esip esip giden yaşamın dallarında
taze güller gibi solarken her gün
içindeki kadın saçlarını yolacak
düşlerini yağmalayan kan rengi sonbahara
orada yalnızlıklar delirir
en olmadık zamanlarda beni soracak
- o şimdi kim bilir…

ıslanmış akşamların kıyısında
saçak altlarında kederin
sancılanmış yüzümde gözlerim köz
bazan pastacı geçerken
bazan telefon zilinde
zamanın çaldığı o kırık lir
ansızın gülüşünün yakasına yapışıp
soracak içindeki hummalı kadın
- o şimdi kim bilir…

kim bilir hangi kentte hangi yangınlardadır
belki dalgın gözleri ürperir dalgalarda
küskündür-yaralıdır-yapa yalnız kuytularda
kıvranır bin yerinden bıçaklanmış uykularda
sızlar her dakika seni düşünüp
belki de kollarında bir kadın
ona şiirler okur-dizeleri kan
gözleri her yerin acemisidir
kırık kanatlı coşkular ne zaman kapaklansa
seni isyanla anardır
- o şimdi kim bilir…

kavgalarımız gelecek aklına
akılalmaz basitlikte küsüşme nedenlerimiz
gülden- buluttan- yumuşamış taştan
kaç kez tuz-buz ettik yüreklerimizi
fakat tek bir sözcükle kaç kez
kaç kez bir bakışın taşıdığı öpüşle
dirilttik yeni baştan…

anlaşılmamış insanların küskünlüğüyle
yalnızlık kandilleri gibi yanan
yaralı kuş bakışlarım düşecek aklına
bazan sancılı susuşlarım
insanların acısında susuz balıklar gibi
çırpınan…
ve sağanaklarca sevişmeler
sevgide kanatlanıp uçtuğumuz sonsuzluk
el ele- soluk soluğa
tüketemediğimiz güzel hasret
örtündüğümüz keder
ve ansızın coşkuların kanadına saplanan hançer
aşkları tomurcukta koparan nefret…

savaş alanlarına da ilkyaz yeniden gelir
acıların üstüne de güneş doğacak
ama zamanın yüzünde aşkların izi kalır
ayrıldıktan sonra anlayacaksın nasıl sevdiğini
işten geçmiş olacak…

5
Sep

Ayrılığa Gazel

   Posted by: admin Tags:

o yırtıcı sessizlik ki acının sesidir
aslında her ayrılık ölüm denemesidir

yarılır yürekler yerle bir olur her şey
o bir felaket kuşu azrail kuryesidir

kendini terkedersen çürürsün her şey gibi
sırtın hüzün abası altın yalnızlık şiltesidir

her candaki ölüm gibi büyür aşklarla birlikte
gülde diken “ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir”

kemirirse insanlar birbirinin yüreğini
ayrılık ertelenmiş bir ömrün mavisidir

5
Sep

Ayrılıklar Adresin

   Posted by: admin Tags: ,

Müstezat

bir yangın soluğu uykusuzluklarda nefesin
gecenin neresindesin
bir ayrılık mevsiminde durmadan gazel dökersin
ağlarsın duyulmaz sesin
kaç insan geldi geçti- kaç ayrılık- kaç hasret
sevginin arkası nefret
şimdi yaşanmadan yakılmış şiirler ertesindesin
kederlerdesin
terkedilmek durmaksızın- çarpılmak duvarlara
bir yürek dolusu yara
yağmalanmış bir yaşamın biıinmezliklerindesin
ayrılıklar adresin