Posted by: admin Tags: sevgi
Emeğin örsünde umudu dövdü
Üleşmenin göğsünde dostluğu
İnsandı o insanı sevdi
Onur’a çifte su verdi
Dikenler içinden gülleri derdi
Balçık içinden güheri
İğneyle kayalar deldi
Sevgiye has bir kimlik verdi
Posted by: admin Tags: şiir
Niçin sevilir bir kent
Ekmeği suyu insanı için mi
Yoksa uğultusundaki
o sürekli derinlere kaçan
eskil renkten mi
Yoksa gizlediği için mi
suçlarımızı
gökyüzünden kırlardan
Niçin sevilir bir kent
Bilmem ki.
Ama artık zamanı geldi
İtiraf etmeliyim
Seviyorum bu kenti ben de
Bir kadını sever gibi.
İçim içimi yiyor kimi zaman
Kızıyorum gördükçe hafifliklerini
Ama çıkıp baktığımda tepelerinde aşağılara
İnip yitirdiğimde kendimi
o buğulu sokaklarında
Anlıyorum onsuz edemeyeceğimi
Niçin sevilir bir kadın
Bilmem ki.
Ankara
Ey aziz kentim benim
Bana kimliğimi kişiliğimi verdin
Zor günlerde sen emzirdin
yetim şiirlerimi
Ey güzeller güzeli
Mustafa Kemal’in gelini.
Göğe atılırken taş kesilmiş
Çift başlı bir Hitit kartalı gibi
Bakarken Anadolu’ya
Asıldım ayaklarına
Boynumda Midas’ın armağanı
Gümüş bir gemi çapasıyla
Dolaşıp duruyorum
Ay ağılı dolamlı
Düş çanağında.
Bir sabah kalktım ki
Dövünüp duruyor sabah yeli
Gölcük Adapazarı İzmit yerle bir
Şiirin neye yarar şair…
Gül renkli harmanisini almış
Kapkara bir şala bürünmüş şafak
N’olur benden bilmeyin diyor yalvararak
Doğan gün benden değil…
Savruluyor yollarda
Notaları güneşi karşılama senfonisinin
Orman yangınından da beter
Acıyla inliyor ağaçlar
Çaresiz sersefil…
Ah bunları da mı görecektim
Gözyaşları sicim gibi
Boyunları bükük
Küçük tabutlar taşıyor kuşlar
Dizilmiş bir bir…
Soframdaki biricik ekmeği verdim
Benden mektup isteyen güvercine
Götür dedim
Ölü çocuklara bölüştür…
Bir sabah kalktım ki
Kalkmaz olaydım
Ayıplıyor beni yıkılan her şey
Bir taşı kaldırmak yerine
Utandım şiir yazdığım için…
5. Senfonisinin esiniyle Beethoven’e
sonsuzluğu dövüyor dev çekiçleri şiirin
tüm yıldızlarını döküyor umudun gecesi
arzunun denizlerine
karanlığın kalbine dörtnala deniz atlıları
parçalanarak saçılıyor koca bir nar gibi onurun suskunluğu
günbatımında devrimin
ayağa kalkıyor engizisyon kurbanları çıkarak odun ateşleri içinden
kuşatıyor aşkın askerleri son kalesini de yazgının
çocuklar çığlık çığlığa
zümrüt çimenlerinde sevincin
gökten gül yağıyor bulutlar kucak kucağa
utkumuzu bekliyor kadınlar ovada
ağaçları altında alınterinin
arkadaş artık anla
son bağbozumundayız düşlerin
haydi haydi
çabuk olun
alın yerinizi
ordusunda yaratanların
dayanın yaşamın siperlerine
sürün namlulara ışığın mermilerini
özgürlüğün toplarını doldurun
ateş! çokuluslu tümenleri evrensel sevmenin
ateş korkaklığa ikiyüzlülüğe ihanete
işte bakın nasıl da açıyor
çiçekleri ölümsüzlüğün
Beethoven’le birlikte
benim dizelerim
şırıltıları gibidir bir derenin
akarlar
kıskanmadan çağıltılarını büyük nehirlerin
Ayrılığın ve Ölümün Dışında, Yeditepe Y. 1984
Şimdi kavaklar budanır bizim oralarda
Rahatlar yorgun gövdeleri ağaçların
Dallarda ilkyazı muştulayan o göksel koku
Balkır babamın yüzü gibi
Güneş karşı tepelerde
Şimdi ocaklar tüter bizim oralarda
Yükselir göğe mavi dumanlar
Çizerek “mutluluğun resmini” döne döne
Evlerde o yufka kokulu yufka yürekli sevgi
Ana baba kardeş bir arada
Yankır anamın sesi gibi
Tohma’nın sesi Darende Vadisi’nde
Ah yaz bostanları yaz meyveleri
Bize daha tatlı gelir nedense
komşunun elması eriği
Hocalar’ın karadutu Karcılar’ın mişmişi
Dolanır durur
Çocukların sevincini kutsayan bir derviş gibi
Karıklardan akan su bahçelerde
Nasıl anımsamam şimdi
Bir kavak gölgesine uzanmış
suların sesini dinlerken
Gürr diye kalkan kuş sürülerini
Sonra derin bir sessizlik ve
Çalınır yeniden zamanın ezgisi gibi
Rüzgârın senfonisi serviliklerde
…
Kıraç dağların koynunda yeşil bir vadi
Ne kadar anlatsam anlatamam ki
Elinde büyüdüm ben onun
Ruhumu o biçimlendirdi
Bekler beni oğlunu bekleyen bir ana gibi
Otuz yapraklı gül şehri / Darende
Posted by: admin Tags: şiir
Evde ekmek yok
Boynu bükük dışarıda güneşin
İçerde çiçeklerin
Onca zaman
Kendilerine şiir yazan adama
Bir gün de
Esin yerine
Ekmek veremedikleri için
Bir telefon tam da sırasında
Hergelenin biri
Aşık mıymışım
Şiir mi yazıyor muşum
Kafayı mı çekmişim ne
Evet evet şiir yazıyorum
Kafayı çektim biraz önce
Aşığım da
Haydi bir kadeh de senin sağlığına
Adamın bir yeri bir yerine denk
Kıçı trampet çalıyor
Hoplayan göbeği
Telefonun almacında
Tıs tıs hop hop
Çarpıyor kulağıma
Ulan kapatsana telefonu adamın suratına
Nezaket en büyük alçaklıktır
Diyen Üstâd geliyor aklıma
Alçaklığına doyma
Evde ekmek yok
Kıs kıs gülüyor karşımda devetabanı
Telefondaki adamı duymuş gibi haspa
Aldırmayıp karanfilin sardunyanın ayıplamasına
Hanımeli de katılıyor devetabanına
Derken ikiye bölünüyor çiçekler
“Ekmek bulamıyorsan şiir ye”
Diyenler bir yanda
Bir yanda “Dayan,
Boyun eğme” diyenler.
lacivert gecenin koynunda
açılıyor kutsal ölümlerin yumağı
gizil yollarına yaşamın
sessiz yolcuları zamanötesinin
dönüyorlar bir unutuştan bir unutuşa
bir geyik ölüsünü taşıyor gazeller
alçakgönüllüğün kayalıklarında
ağladığını görüyorum emek kartallarının
dinozorlar saygı duruşunda
bir çocuk fırçasını aya batırıyor
yokluğun resmini yapıyor her şeyin tuvaline
gelene geçene soruyor çirkin sözcüğünün anlamını bir adam
kimse bilmiyor
adı yok hiçbir şeyin
herkes gördüğünü söylüyor
ağaca baba diyor biri
biri yıldıza köpek
tanrıyla tanışmamış hiç kimse
herkes ozan herkes bilge
bir kadın bir erkeği burnundan öpüyor
ah ben nerdeyim
benim ellerim nerde
hiç kimse şaşırmıyor
benden başka
gülümseyen geceye
Esrik geçiyorum Sakarya Caddesi’nden
Masalara güneş düşmüş
Nereye uzansam oraya akıyor
Yanımda taşıdığım ırmak
Dağdan inmiş bir kurt gibiyim
Arkadaşım zincirlerini sürüyen yaralı bir Arslan
Açılıyor telaşla iki yana kalabalık
Ardımızda bize yetişmeye çalışan ağaçlar
Biliyorum şiir yazmaz has şair
Şiiri yaşar
Yaşamak dediğin nedir
Biraz gök biraz yer
“Ekmek arası şiir”
Her şair biraz nergistir
Sağlıklarında açar Akdeniz zambakları
Siz öteye bakın
Bakmayın sarıldıklarına
Boşluğa sarılan sarmaşık gibi yaşama
…
Hades’te bir gül görürseniz eğer
Ey ölümlüler
Bilin ki onu bir şair yetiştirmiştir
Posted by: admin Tags: elem
Bir gün bana içini açacağını biliyordum bu göğün
Çünkü onun gibi ben de suskundum
Sizin tarihinizle dört bin yıl oldu
Ne demişti Lamassi
Asur kentindeki kocası Pusuken’e yazdığı mektupta:
“Biliyor musun insanlık ne kötüleşti
Kardeş kardeşi yiyecek
Herkes komşusunu yutmağa çalışıyor…”
Lamassi’nin kemikleri kül oldu
Pusuken’in de
Hattuşaş kuruldu yıkıldı
Kuruldu yıkıldı
Ama değişen ne
Bir zamanlar demir altından üstündü
Şimdi altın demirden üstün
Ama insanlar yine birbirini öldürüyor
Lamassi’nin dediğini yinelemeye gelmemiş miydin sen de
Hattuşaş’ı yıkan demir silahlı deniz süvarilerinin sesleri duyuluyor hâlâ
Yine kurulabilir Hattuşaş
Yine yıkıyabilir
Çünkü Fırtına Tanrısı’na havale edilmiştir
Yalnız Hattuşaş mı
Yalnız Berlin mi
Yalnız Paris mi
Bütün dünya
Bütün dünya Fırtına Tanrısı’na havale edilmiştir
Şimdi git ve sus
Birbirlerini boşuna öldürüşünü insanların
Çağdaş sunaklardan yükselen çığlıkları sus
Tarihsel küldür bu mavilik
Külün mavi senfonisini sus
Hattuşaş’ın yıkık surlarının önüne git
Orada taşların altında yabani çiçekler göreceksin
Adlarını sorma
Biz canımız sıkıldıkça onlarla konuşuruz
Git sen de onlarla konuş.
Bir gün öldüğümde
Ardımdan ağlayacak karım ve kızım
Topu topu birkaç dostum üzülecek
Yahu diyecekler haberiniz var mı Kadir ölmüş
Başsağlığı dilemeye gelecekler kızıma ve karıma
Bütün bunları merak etmiyorum
Ha bir gün önce olmuş ha bir gün sonra
Anacığım duyacak mı mezarında
İşte onu söyleyin bana
Nokta koymuyorum şiirlerime
Yoktur çünkü sona eren hiçbir şey bende
Kimi yarım kalmıştır / aşklarım gibi
Kimi gündüz gibidir / her geceden sonra sürmekte
toprak
sessizlik
kuru otlar
usul bir yel
güz güneşi
cırcır böcekleri
hışırtısı dalların yaprakların
elinde kuru bir meşe dalı
yürürsün patikalarda
kuşlar
adsız bir tepenin ucundasın
aşağıda göl
göl sakin
gökyüzü suskun
dokun ağaçların gövdelerine
dallarını okşa
cebine koymayı unutma nar rengi yapraklardan
yorulmasan da
uzun sırtüstü toprağa
göğe bak
ak bulutlara
güneyden ağır ağır gelen
rüzgârı dinle
vadinin uğultusunu
sonsuzluğun kokusunu içine çek
acılarını alır orman
yüreğini ısıtır güneş
herkesi bağışlarsın dönerken
dönerken
ağaç diplerine
kayalara tutunan yosunlara bak
ağzında bir çiçek
karınca yuvalarına
basmadan
birdenbire
başının üstünden
göğü yalayarak geçen bir kuş katarı
seni uğurlamaktadır
sürgün bir ağaçsın artık
Posted by: admin Tags: şair
Yanlış dal seçtim meslekte
Türkçe öğretmeni olmak varken tarih öğretmeni oldum
Aslında benim seveceğim güldü
Yanlışlıkla karanfile tutuldum
Bir kıyı kasabasına yerleşmek varken
Ömrümü bir bozkır kentinde doldurdum
Hele hele yanlışlıkla edindiğim arkadaşların haddi hesabı yok
Dahası iki kez yanlış evlilik kurdum
Bir orman bekçisi olacağıma
Tuttum şairliğe soyundum
Yanlışlıkla geçti tüm yaşamım
Yaşamak bir yanlışlık olmasın
Posted by: admin Tags: şiir
Aralamış pencerenin perdesini
yaprak güzeli
Uzanmış bakıyor saf saf
bir çocuk gibi
Söyle diyor haydi
bir şiir yaz
bırak tembelliği
Karanfille yaprakgüzelinin arasında
Halinden hoşnut sardunya
Gel diyor usulca
bir şey fısıldayacağım
gel yanıma
Başı yukarda karanfilin
Diyor ki
Boşuna seçmedi insanlar beni
bir kırmızı gül
bir de ben değil miyiz
özgürlüğün simgesi
Yüzünü avuçlarına almış
Mor düşlere dalmış menekşe
Siz işinize bakın diyor
bırakın beni kendi halimde
Duyuluyor yüz yıllık yoldan gelen çocuk sesi günışığının
Yeni bir şey yok diyor sessizce
Yeni bir şey yok yaşamda
Ben sizdeyim nicedir
Siz de bende.
Yaşamı anımsatıyordu gece
ışıkları yanıyordu bütün evlerin
bir kadın eğilmiş iki çiçek saksısı arasından
sokağa bakıyordu.
Gecenin çarptığı çiftler geçiyordu
birbirine yaslanmış
gülümseyen sokak fenerleri altından.
Çocuklarını uyutmaya çalışıyordu anneler
sarhoş kocalar evlerine dönüyordu.
Gecelerden bir geceydi
gecenin içinde
bir yerlerde
billur sular gibi
mutlu kadın kahkahaları dökülüyordu.
Biz iki dost
uzak yıldızlara bakarak
birer kadehle anıyorduk tüm sevdiklerimizi.
Zevk sözcüğü yakışmaz böyle anlara
olsa olsa sevk olur
bir başka dünyaya
rakıdan değildi başımızın dönmesi.
Yaşamı anımsatıyordu gece
“kirlicam”larda öldürüme inat
gözdağlarına aldırmadan zamanın
umudu açıyordu
yürek yürek.
Ey bizi alan gece
bir daha gelir misin bilmem
ama bildiğim bir şey var
yorulunca teslim olmadın sen
usul kanatlı bir kuş olup
uçup gittin ötelere
günün eline düşmeden.
Onlar insanı kırdılar, doğru
Ama gelin sayın yargıçlar
Siz kalemlerinizi kırmayın
İdam gömleği yerine
Giydirin birer okul önlüğü
Kalemlerinizi verin bu “çocuk”lara
Bir de defter yanında
Otuz beş kez “insan” yazılacak
Deyin ödev olarak da
Posted by: admin Tags: şiir
Niçin sevilir bir kent
Ekmeği suyu insanı için mi
Yoksa uğultusundaki
o sürekli derinlere kaçan
eskil renkten mi
Yoksa gizlediği için mi
suçlarımızı
gökyüzünden kırlardan
Niçin sevilir bir kent
Bilmem ki.
Ama artık zamanı geldi
İtiraf etmeliyim
Seviyorum bu kenti ben de
Bir kadını sever gibi.
İçim içimi yiyor kimi zaman
Kızıyorum gördükçe hafifliklerini
Ama çıkıp baktığımda tepelerinde aşağılara
İnip yitirdiğimde kendimi
o buğulu sokaklarında
Anlıyorum onsuz edemeyeceğimi
Niçin sevilir bir kadın
Bilmem ki.
Ankara
Ey aziz kentim benim
Bana kimliğimi kişiliğimi verdin
Zor günlerde sen emzirdin
yetim şiirlerimi
Ey güzeller güzeli
Mustafa Kemal’in gelini.
Göğe atılırken taş kesilmiş
Çift başlı bir Hitit kartalı gibi
Bakarken Anadolu’ya
Asıldım ayaklarına
Boynumda Midas’ın armağanı
Gümüş bir gemi çapasıyla
Dolaşıp duruyorum
Ay ağılı dolamlı
Düş çanağında.