13
Dec

TAŞ AYNA

    Gonderen: admin   in Uncategorized

gecenin terli etinde

hayat, o ağır yele

savuruyor hiçliğin tozlarını

çınlayan reklam ışıklarına

demirli gölgelere

afişler kımıldıyor yorgun caddede

bir kahkaha, ipekten bir çekiçle

kırıyor taş aynasını

zamanın

rüzgâr kristalleri

dağılıyor gecenin ellerinde

dans ederek geçiyor şenlik alayı

ışıldayan altın külçeler gibi

gecenin buz tutmuş gözlerinde

parıldıyor

yalnız bir atın sessiz yaşları

hayat, o ağır yele

uçuşuyor

yıldızların sönmüş nefeslerinde

yaşlı bir at ölüyor

seğiren karlar üstünde

yaşlı bir at ölüyor

minicik bir yıldız gibi doğan bir at

bakıyor dünyaya soruların içinden

inleyen karlar üstünde

tanrılar ve adamlar görmüyor onu

zıplıyorlar gecenin neşeli güneşinde

bir geliyor bir gidiyor ışıklar

ürperen karlar üstünde

bir leke gibi duruyor at caddede

uçacak bir tüy gibi ağır ve ince

hayatın kıyıları uzaklaşıyor

soluyor kar çiçekleri yüzünde

dans ederek geçiyor şenlik alayı

kahkaha

çığlık

at

çöp yığını

hiç

gömülüyor

kalplerin çürüyen gecesine

13
Dec

SON ARMAĞAN

    Gonderen: admin   in Uncategorized

yalnız bir ağacın öldüğü yerde
üç kere döner kuşlar
sunmak için kederi yaprak perilerine

koruyun onu koruyun
sonsuz uykusunu bu iyi ağacın
kutsayın onu güzel sözlerle

yeni doğmuş bir yıldızın ışıklarıyla
örtün suçsuz gövdesini
kimsesiz gövdesini
sarın iyi sözlerle

sözlerdir artık sadece
beklediği yaşayanlardan
hiçbir işe yaramayan boş sözler

bitti işte, ne rüzgâr
ne ağaç kurtlarının şenlikli çıtırtısı
gece ne ayışığı
ne lanetli karanlık
ne de canlı gülüşü günışığının
okşayacak onun kabuklarını

dönün kuşlar, kuşlar dönün
gözyaşları akıtın sönen yapraklarına
yaşamın son armağanı olsun ağaca

dönün kuşlar üç kez daha
ağacın tek başına öldüğü cıvıltılı ormanda

13
Dec

SEVİ

    Gonderen: admin   in Uncategorized

sabah olur, uyanırsın yanımda
kuşlar kanatlarına sesini çizer
durur geceki yağmur
sokaklar güne iner

sen gülersin, gözlerine pazar yeri kurulur
bir çocuk annesini kaybeder
senin yüzünde bulur

konuşuruz, yolcular eve varır
yanar gemilerde bütün ışıklar
ay iner denizlere
çilingir sofraları kurar balıklar

yüzüne dokunurum, gözlerim dolar
dünyanın her yerinde
yeni bir şarkıya başlar kadınlar

13
Dec

SEN, DÜŞÜM BENİM

    Gonderen: admin   in Uncategorized

izlerinde içim gümüşleniyor
yerçekimsiz tozlarla uçuşuyor renklerim

ah, narin kürekleri savrulma duygusunun

tanıyorum ellerimle ürperen geyikleri
seslerin avcısına koşuyorum, gizlenen
yabanıl bir ışıkta saydamlaşıyor gizem

kıl heybemde bozkırın sirenleri
seriyorum kilimimi göçebe çadırına

ah, haritaların kılıçtan tapuları

bir barbar bir akıncı tenim
hoyratça dalıyor terinin ırmağına

ah, yılkıda koşuşan gecikmişlik duygusu
bu, atlarsız kalınan sabahın altın kurdu

dizlerinde gümüş, ah düşüm benim
kıl heybemde sirenleri bozkırın
gitmek gibi sızılı bir titreşim ışıklarda

13
Dec

SEN GİTTİN

    Gonderen: admin   in Uncategorized

rüzgârın şarkısı dindi

silindi ışıltısı akağaçların

bir karanfil daha düştü intihar akşamına

sen gittin

artık sonsuzca gittin

hangi hatmi açar artık bu kentin

parklarında

örselenmiş yüreğinde gecenin

alıp gittin beklemeleri de

gittin

hangi dingin uykuda seninle giden

hangi düş avutacak yastığımda unuttuğun

geceyi
bir bıçak kırıldı içimde

ey aşk

koru beni

yeniden başlamalar kapatsın kapıları

çeksin perdeleri alışkanlıklar

ödenecek ne kaldı

aşka

ah, yürüsem

bütün sokaklarını ay ışığının

bütün kederleri denize giden

13
Dec

SAKLAMBAÇ

    Gonderen: admin   in Uncategorized

ebenin gözleri doğuştan kördü
sobelemek isterken mavi Tansık Kuşu’nu
açıldı gözleri ölümü gördü

13
Dec

RÜZGAR

    Gonderen: admin   in Uncategorized

kadın kum tanesinden bile küçüktü
daha küçüktü deniz kadındaki acıdan

esip duruyordu o eski rüzgâr
denize ve Samanyolu’na aldırmadan

ve kadın yürüyordu çıplak anılarıyla
kumlara ve yıldızlara basmadan

13
Dec

ORTADOĞU\’DA AY

    Gonderen: admin   in Uncategorized

ay burada taştandır, ışıktan değil

eski bir değirmendir rüzgârın ülkesinde

değdiği sularda yaralı bir sessizlik

gibi kanar karayağın teninde

burada ay sonsuzluğun pıhtısı

dağılan yürek kumu aynasız bir gecede

bir hançerin sapında parıldayan

kan kokulu bilmece

ay burada kendini beyaz sanan bir zenci

zamanın elinden düşürdüğü bir ayna

sınırında sınırsız yenilginin

kırılmaz çembere hapsolan ritim

küf kokan sandıklardan

arada bir çıkarılıp bakılan rüya

ay, toza gömülü şimşek

asasız dervişi bitmeyen bir masalın

kılıcını kuşanmış bir çadırda

çürüyen kın, kararsız bir ihtilâl

bitmeyen bir gecenin rahminde yanan

acıya aç, mutluluğa intihar

çatırdayan toprağın ıssız iniltisi

canın köpüğünde titreyen anlam

umutsuz sevişmesi insanın ve kaosun

imbikten damıtılan suskunun ilk dizesi

son şenliği ruhta bağbozumunun

çıldıran dünyanın ilk gecesinde

atomun yırtılan masumiyeti

ay, ebedi kafdağı taşın kalbinde

deli ve uysal çocuğu tevekkül anaların

ansız yaşamaların acıya aç zamanı

ilk mağaranın duvarlarından

zincirini koparmış soylu şiir hayvanı

ay burada saflığın sırat köprüsü

kıyamet tellalının üflediği ney

karanlığın testisinden güne saçılan şarap

sırın ince yerinde sırsız gece kırığı

insan kanı çatlak topraktan sızan

sararmış kitaplardan fırlayan satrap

burada ay, çölde bekleyen vaha

sırtlan ayaklarında bir bedevi uykusu

yaldızlı kubbelerde cennet adlı cehennem

tanrılar katından geçmişe fırlatılan

bombalı paketlerde fıstık yağı kokusu

zaman burda ayın değişen yüzü

kerpiç mağaralarda sonsuz sabır tespihi

geleceği geçmişine düğümlü

yeraltına sürülmüş sözün ipek yolunda

bir depremdir yerüstünü bekleyen

çünkü ay ışığı yüreğinde taşıyan

yalnız bir şamandır Ortadoğu’da

13
Dec

KAR TANELERİ

    Gonderen: admin   in Uncategorized

ellerinden yağardı

en güzel yalanından dünyanın

bedenimde titreyen kar taneleri

hangi sevişme bir vedadan daha uzundur

nedir ki aşk çağımızda

bir merhabadan başka?

demiştin ya,

aşk kış yorgunluğu gibi yürürken aramızda

bir merhaba yeterdi güneşi ısıtmaya

gecenin gömdüğü

gümüş bir yıldız gibi

mermer bir unutuşun mücevherine bağışladım

kar sesini

yüreğinde donup kalmış kışın merhametine

kurudu bir içdeniz,

güneş çekildi

bir mevsim gözlerini bırakıp gitti

kar kokan bir rüzgârı çıkarıp sandığından

derken bir “merhaba” sildi kendini

içimdeki ülkelerin haritasından

gecenin gömdüğü gümüş bir yıldız gibi

öyle sevdim ki,

unuttum sevmeyi

bağışlamaz beni artık hiçbir hatıra…

13
Dec

HOŞ GELDİN

    Gonderen: admin   in Uncategorized

hoş geldin aşkım benim
sevmekten geçmediğim
gidecek bile olsan
safa geldin, hoş geldin

13
Dec

HAYAT

    Gonderen: admin   in Uncategorized

Hades’ten geliyorum, ayağım toprak
yürüyorum Hades’e
göğün mavi korlarına basarak

13
Dec

GÖÇ

    Gonderen: admin   in Uncategorized

sürüklemek maviye doğduğun alacayı
serçenin kanadına
asıp bir akbabayı

13
Dec

GİTMEK

    Gonderen: admin   in Uncategorized

gün gelir insan anlayıverir
tek başına yaşlanan bir ağaç olduğunu
o yüzden kederi yazmak isteyebilir
rüzgârın gövdesinde açtığı yaralara

sonbaharda şaşarak öğrenirsin
yaprakların rengine inanmamayı
ve zamanın o müthiş yalanını
o müthiş yalanını tutkunun, ihtirasın
anların, anıların,
çılgın bir nehir gibi kör koşularda
yaşadıklarının ve yaşayamadıklarının

dağlarda, odalarda, avunmalarda
çoğaldın sandığın azalmalarda
ışığını yitirmiş o ölü yıldızlarda
düşen bir yaprağın son gülüşünde açan
yankısız çığlıklarda

şaşarak öğrenirsin
zamanın ve hayatın büyük sırrını

gök sadece yağmura anlatır sonsuzluğu
oysa unutur damla toprağa değer değmez
yağmurun da kederli bir ülke olduğunu

unutmaktan başka güz yokmuş gibi
ve hayattan daha gerçek bir yalan

toprağa ne söyler yağmurun sesi
bir şarkı mı, bir şiir mi, bir güz hikayesi mi
yaşlı bir ağaç olsan, çırılçıplak bir ağaç
ne söylerdin, kalbinde esip duran rüzgâra?

“beni terk et
içimde sonbahardan başka bahar kalmadı”

belki de gitmektir aşk, sadece gitmek
avare bir kederi sarıp yaralarına
rüzgârın devirdiği bir ağaç gibi
köklerini sessizce bırakarak toprağa

13
Dec

GİTME

    Gonderen: admin   in Uncategorized

dur
uyanan güz çiçeklerinin
alazlanan taşların
çalınmış yazgıların ve ıslak hüzünlerin
ülkesi olan

yanımda kal

o vahşi güzelliği gitmelerdeki
bugünlük
çöl rügârlarına bağışla ne olur

kalırsan
akşam ve bulut ve gökyüzü ve çimen
ve gözyaşı ve kahkaha ve hüzün
ve yalnızlık
-o gizi ömrümüzün-
bu eski hikâyede ne varsa yaşanmayan
başlayacak birazdan

gitme

13
Dec

GÜN BİTECEK

    Gonderen: admin   in Uncategorized

-I-

gün bitecek paramparça döneceksin kendine
silmeye çalışarak geceden suretini
aynaya bakacaksın içindeki deliye

kim bilir hangi aşkta bıraktığın gülüşün
kırıkları olacak yaralı bakışında
aynalarda gördüğün
son cesettir kendine öldürdüğün
diyecek gözlerinde kırılan ayna

sen geceden gizleyip suretini
gövdendeki hayalete sarılacaksın
tanıdık kokular kesecek bileklerini
yırtık fotoğrafları yeniden yırtacaksın

-II-

geceyi örtse de geçtiği mevsimlere
hâlâ yalanların en güzelidir aşk
sarışın acılar gizlenir gölgesine

böyle diyecek ayna, yine inanacaksın
ilk kez inanır gibi huzura ve lanete
paramparça bir yüzün son gülüşünden kalan
cam kırıkları hâlâ kanarken yüreğinde

geçtiğin sokaklara yeniden dönmek için
içindeki delinin ardından koşacaksın

sustuğun aşklar gibi konuşkan
yalnızlığın gibi bin parça
yeni bir gün çizerek yüzündeki aynaya
kendine yeniden başlayacaksın

13
Dec

GİDELİM

    Gonderen: admin   in Uncategorized

I
uzaklara gidelim, yağmurun çanlarına
ışığına gölgeler kralının, suyun çıplaklığına
yürüsün yol, uysal ve inatçı bir yoldaş
yanımız sıra, biz gidelim, çoğalan arzusuna

patikaların, kanın çığlıklarına
dursun zaman, biz gidelim
seke seke gidelim
göğün suretini çizen denize,
kımıldayan taşların şarkılarına
yeraltı madenine kardeş dağların
çağrılı bir konuk gibi gidelim
ırmakların soluksuz yankılarına
altın bir muştu gibi soluk soluğa

morötesi sözcüklerle gidelim, yalanların
ürkünç gece kuşlarının uğramadığı orman
yalınlığına, art arda örülmüş duvarların
ötesine geçelim, okşayan yalımına
otların, karanlık sokakların kıvılcımına
içimize gidelim ateşin ve külün barıştığıtoprağa
II
çocuk yüzlü sabaha
direncine delikanlı çağların
kurumuş dalların içindeki yaprağa
bekleyen rüzgârına çöl yıllarının
kızıl bir nar olup çatlasın güneş, biz gidelim
üzüm buğularına
yıldız kavşağına haritaların

ufkun yatağını sersin gökyüzü, çıngırak seslerine
bilge hayatın, dansederek kanın mağarasında
dönsün mavi bir buğu gibi dünya
biz oraya gidelim, elma kokularına
yitirilmiş ne varsa çağırsın aşk
adımızı güzelliğe sora sora gidelim

saf mücevher günlere
mor sümbül gecelere, ömrün köpüklerinde
açan o kızıl güle
çamurun kalbindeki acıyla yakıp meşaleleri
unutulmuş saflığın izlerini süre süre gidelim

biz nereye gidelim?
o yakut ülkesine yüreğimizin
hadi gidelim

13
Dec

FEMİNA

    Gonderen: admin   in Uncategorized

nasıl bir ayin gerek bu lanete Femina
yaşamının kırıkları birleşsin diye
hangi büyülü ezgiyle dans edeceksin
yeni günün şafağında?

bin yılların laneti bu Femina
başka gün yok başka dünya
hadi dans et, elinde bir tas zehir
ayak bileklerinde demirden halkalarla

sıkılgan hecelerin sedef çiçekleriyle
kanırt çivisini tüm kutsal kitapların
Femina dans et ince topuklarınla
sars kızıl opalini toprağın

uzun kürklü hayvanların ininde
soğuk yıldızların ince yılanı
gibi kıvrıl Kybele ananın suretinde

başka gün yok başka dünya
boyun eğişlerin gururlu zilleriyle
çal bin yıllık aldanışı Femina

içinde eskil ritim, yırtılan etin sesi
umarsız sessizliğin iç çekişleri
eşlik edecek senin dansına

işaret bekleme sim gölgeler çağından
ışığın içindeki gölge gibi gel
ballı şerbetleri yudumlar gibi
iç aykırılığın saf içkisini
yaz buğusunda yanan ülke gibi gel

aklın deliliğe çarpan kıyılarından
bay tanrının yatağından
sisten çık gel siyah tüller içinde

siyah güller içinde
dantel tencerelerin kızgın köpüklerinde

hadi dans et, çoktan başladı ayin
büyülü ellerinle çal aşkın zillerini
Femina, uysallığın çılgın gelini

dans et, siyah iplik gününde parlak taşların
dans et, lanetli çığlığıyla bataklık kuşlarının
dans et, usanmış askeri gündelik savaşların
dans et, çağıran ritmiyle kaybolmuş hayatların

başka gün yok başka dünya
yeni günün şafağında
Femina
dans et

13
Dec

EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

    Gonderen: admin   in Uncategorized

o sen miydin, karanlığa örtülen

kapının eşiğinde, ufalanan renklerin, saf kokuların

kayıp geleceklerin saklanmış güneşinde

dalgaları susmuş bir kıyının iç çekişinde

şarkısını arayan o erkenci güz?

senin miydi, solan mavilerin som çeliğinde

akışkan kumlarında gizli titreşimlerin

uzun koridorlu bir neşter saatinde

sessizlikteki sesi bekleyen o yüz?

(soğuk bir anın en soğuk demirinden

parçalanmış heykelleri onaracak

ustanın ellerinden

yere düşmüş bir keski

gibi kederi eğen o yüz?)

balçığın hilesinde, duvarların sahte yapraklarında

gerçeğin söylediği bir yalan gibi mağrur

ve sakin, şiddetli bir yokluk gibi

sırla ayna arasına sıkışmış o an

(senin miydi, boşluğunda donmuş bir çığlığın

erken biten zamandan

emanet bir çocukluk acısı gibi kalan?)

senin miydi, sımsıkı kilitli kapının eşiğinde

çağrısız bir lütuf gibi üryan

bekleyen geçim an’ı,

(o yalnız an, döner ya ayna birdenbire içine

ve bakar sonsuzca bir an, o sarı iskelede

ilk kez görürmüş gibi

kendi yaşamadığı kendi hikâyesine)

sen miydin, sırça bir çocukluğun alnında

işleyen o testere, yoksa ben mi kireçtaşı damarlarında

yerin

söndürülmüş ateşin uçuşan tüyleriyle

beni bölen bilmediğim harflere?

yanlış bir uykuya sızan dili gerçeğin

(ah, işte hayat, o sebepsiz çiçek yatağı)

yanmış gözyaşlarının, bereketli hasadın

ellerime uzanan bir elin sesi dökülmüş dili

karanlığa örtülen kapının eşiğinde

gölgeye inanmayan kandilin söylediği

(parçalanmış heykelleri onaracak ustanın

kitaplarda kurutulan harflerin

ansızın ölüm olan babamın dili)

babam ki, bir kıyıdan ötekine

hiçbir zaman varamayan eski ve güzel

bir köprünün çağın mitralyözüyle

yıkılan ayakları gibiydi

(şimendifer saatleri kurdu hep

atalardan çalarak eskimiş zamanları

haram yemez, ipek gömlek giyerdi

ve oynak bir su gibiydi çiftetelli sazların

sıçrayan tellerinde, acılı bir ömrün sevinçleriyle

onarmayı bildi de birbirinden uzaklaşan çağları

onarmayı bilemedi kendini)

belki de eksikliği fazla bir harfti babam

işaretleri çoktan unutulan bir dilin

hayatın belleğinden yavaş yavaş silinen alfabesinde

emanet bir at üstünde yaşadı hayatını

emanet bir ata binip gitti görünmeyene

(kurumuş bahçelerden toplardı sabahın çiylerini

akşamın zilleriyle yağmurun çamlarını süslerdi

kendisinin olmayan kadınları sevdi hep

imana geldi dedi annem son nefesinde)

şimdi burda, karanlığa açılan kapının eşiğinde

o eksik harfi soruyorum alfabelere

onarmak için içimdeki yıkılmış köprüleri

yazmak için masalını köklerin, aşıboyalarında

ve yıldız çitlerinde kanayan

günübirlik bir ömre

yarıda kesilen bir çiftetelli hüznüyle

yırtarak içimdeki şarkıyı

soruyorum babama;

“her şey ölümde birikir demiştin bana

ve hayat yaşansın diye vardır sadece

dinle ağustos böceklerini

ve sıcak bir el gibi alnında gezen

hayatın seslerini, ve unutma, dokunduğu yüzlerde

yumuşak bir kili yoğurur insan

ellerindeki toprak

ancak böyle dönüşebilir güle”

(işte mevsim toprak ve gül, alnımda ipek/ten el

gibi hayat, ne varsa yok, ne yoksa var

içimdeki görünmeyen gecede

susmak nedir bilmeden ötüyor hâlâ

upuzun bir denizin görünmez sahilinde

seninle dinlediğim ağustosböcekleri)

söyle şimdi, biriken ne, kökleri büyüten o karanlıkta?

nerede hammaddeyi güle çeviren simya

nereye, nereye koysam başımı

kayıyor bir yıldız daha

yakarak ağzının denizinde kanayan

ölümsüzlük vaadini

gidiyorsun, duvara çizilmiş bir pencereden

kapısını örtmeyi unutmuş bir gezgine

“yolun adını göçebe yazar“ diyor yasalar

geri dönmeyişlerin alfabesine

(ve babası ölen çocuklar hiç büyümez

gözlerinde taşır sesinden düşen göğü

sorular biriktirir yağmur yerine

yağmayı ertelemiş sevgilerin renginde)

gidiyorsun, içime çizilmiş bir labirenti

geçerek sönmüş bir kandilin gölgesinde

kapanırken bir yerde bir pencere

açılıyor yokluğun kara kapısı

(gözlerinden kopan o mavi ışık

hayatı soruyor hâlâ ölüme)

13
Dec

DÖRTLÜKLER

    Gonderen: admin   in Uncategorized

aşktır ölümlerin varamadığı
o en gizli tapınağı insanın
açar kapısını güzelliğine
insanı insanda aramaların

o sessiz çığlıktır deli taylarla koşar
aykırı rüzgârdır eslak yelelerinde
yangındır o en derin okyanuslarda başlar
yaşar karlı dağların sonsuz hürriyetinde

tutsak bir öfkedir aşkın tarihi
yalınlığın bilgesi her gün yeniden yazar
kırmızı bir güldür, kanar avuçlarında
sevda sararmış bir gül olur ağlar

iki taşın arasında yaşandı bu aşk
iki uçurum boyu, öyle derin ve çıplak
şimdi içim kanatsız bir sarıca
artık hiçbir kovuğpa sığmayacak

rüzgârın kollarına düşerken
ebediyyen seninim diyordu yaprak
sarı saçlarını okşayan dala
güz ayrılık şarkısını unutuverdi

13
Dec

DİLEK

    Gonderen: admin   in Uncategorized

hiçbir şey avutmuyor beni artık
Büyüyen çocukları izliyorum
uçuşarak çiçek ölüleriyle

bu sessiz acılar bizim tohumlarımız
çığlıklı günlerin bağbozumunda
güz dökümü yemişler tadacaklar

o bildik rüzgârla yarışacaklar
ışık ve ses olacak gölgeleri
otlarla bulutlar arasında

taşlar çağıracak onları mavi
yamaçlara gizli patikalara
derinleri kazacak uçurum adımları
köpükten bir yankıyla buluşacaklar

uçuşarak çiçek ölüleriyle
yağmurun adını yeniden koyacaklar
ses ve ışık olacak yürekleri
karanlık, tenha yollar boyunca

sessizlik diliyorum kendim için sessizlik
acının ve tükenişin meyvesi olsun
eski yazlardan kalan bir avuç toprak
gibi koksun yağmurun köklerinde

hiçbir şey avutmuyor beni artık
büyüyen çocukları izliyorum yalın düşlerle
acılarla büyüyen çocukları sessizce