Posts Tagged ‘umut’

11
Oct

KAPIDAKİ

   Posted by: admin    in Davut SULARİ

hiç durmadan kapı çalıyor
üçünde, beşinde, kalbinde gecenin.
bir şiire oturmuşken, kendimi okurken
bir kitap arasında, ya da sımsıcak
bir deniz gibi sarmışken seni;
tam da bir umutla barışabilmişken,
kapı çalıyor hiç durmadan.

ne zaman kaçıp gitsem pencerelerden,
bir zil sesi geliyor ardımdan. ağrılar
ve ağır silahlar dayanıyor göğsüme.
saatler tutukluk ediyor, tekerleksiz
bir korkuya takılıyor zaman. ne zaman
bir çiçek cesedine yapışmış anne görsem
gözlerinden yüreğim dökülüyor,
kapılar çalıyor hiç durmadan.

sakın açma sevgilim
bu saatlerde hep
askerlik çağım geliyor.

11
Oct

BULUŞMADA

   Posted by: admin    in Davut SULARİ

yine bütün güzelliğini kuşanıp gelmişsin
gözlerinde şafaklar söküyor
umutlar doluşmuş kirpiğinin ucuna
bu kör karanlıklar içinde gözlerin gibisin

hangi mevsimden topladın yüzündeki parıltıyı
o uzun uzadıya emilesi dudaklar
hangi yemişin kırmızısı
bu zemheriler ortasında güzelim
afrika sıcağında mı getirdin gülüşünü

yine bütün güzelliğini kuşanıp gelmişsin
gamzelerinde baharlar çizgileniyor
bir söğüt dalı saçının her teli
firari özlemlerimin tutuklusu gibisin

bilmem bu kaçıncı âşık oluşum sana
bu kaçıncı şiir tadı
her buluşmada çoğalıyor gökyüzü
kalbim titriyor dilin dilime değince
ah üşümek midir bu yangının adı

dünyam güzeli
götürme bütün güzelliğini

11
Oct

AŞK ÜSTÜNE AŞK

   Posted by: admin    in Dadaloglu Dadaloglu

Zaman gelecek.
coşkuyla.
kutlayacaksın kendini varınca
kendi kapına, kendi aynanda.
her biri gülümseyecek ötekinin hoş karşılayışına.

diyeceksin ki, şuraya otur. Ye.
Kendin olan yabancıyı seveceksin yine.
Şarap sun. Ekmek sun. Yüreğini sun
yüreğine, yaşadığın sürece

seni seven yabancıya, başkası için
ihmal ettiğin kendine, seni ezbere bilene.
İndir kitaplığın rafından aşk mektuplarını,

fotoğrafları, umutsuz notları,
soy kendi yansımanı aynadan.
Otur. Yaşamınla bir ziyafet çek kendine.

11
Oct

BİR BARIŞ ŞARKISI

   Posted by: admin    in Cihan OĞUZ

Dedenin başka dedelerden çaldığı
o çiçekli California’ nın portakal ağaçları altında
düşlemiştin belki bir zamanlar
başkanı olmayı ulusunun ,
onurlu bir yurttaş olmayı ya da .
Dedenin dedesi İtalya’ dan
bir düş yüzünden kaçmıştı belki ,
bir ev , bir yuva ve yeni umutlar kurmuştu
yeni bir ülkede , Kuzey Amerika’ da .

(Varsayım olabilir bunlar,
ama sayfalarını okumaya çalışıyorum tarihinin ,
düşlerin gerçekleşmeyecek ,
o ülke mezarını kazdı çünkü
portakal ağaçlarının çok uzaklarında .)

Bilmiyordun belki de
nerede olduğunu Vietnam’ ın ,
şimdi her öldüğün yerin ,
yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
sağduyu adına ne varsa ,
-bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun –
orada sarıldın sahici bir silaha ,
gölgelerle , ağaçlarla savaşıyorsun ,
yollar , kayalar , taşlar ve rüzgar
ve tüten dumanı kendi ateşinin
ve senin olmayan bir ormanın sessizliği ,
su , sıcak , yağmur ve kurşunlar ,
kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi .

Olamaz sanmıştın bütün bunlar ,
düş görmüyordun oysa ,
içinde bir şeyler kırılmıştı
bir şeyler kırmıştı dallarını
dedenin diktiği portakal ağaçlarının ,
orada olmak isterdin , uzaklarda ,
bir barış şarkısının gölgesinde ,
ama o şarkı kesildi şimdi ,
gelip yıktılar evlerini, yuvalarını, yeni umutlarını
Vietnam adı verilen ülkenin ,
bu adı hiç duymamıştın belki
seni yolladıkları o acı güne kadar
dostlarında birlikte , hiç bir şey söylemeden ,
açıklamadan nedenlerini;
yolladığın o topraklardasın yine
ölüyorsun, ölüyorsun, her gün ölüyorsun
kendi getirdiğin silahların altında …

11
Oct

KALELER

   Posted by: admin    in Charles BAUDELAIRE

Düşünmeden, acımadan, utanmadan
yüksek kaleler kurmuşlar dört yanıma.

Umutsuzluk içinde böyle hep
bir şey düşünmez oldum alınyazımdan başka.

Dışarıda görülecek bir sürü işim vardı
ben nasıl sezmedim kaleler kuruldu da.

Ses seda işitmedim çalışan işçilerden
habersiz kapadılar beni dünyanın dışına.

11
Oct

GÜLNİHÂL

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

Yılmaz Odabaşı ve Erkan Yüksel için

Bir mitosun çatlayan ilk heykelidir Gülnihâl
Yıkımlardan sonra yeniden başlar suskunluğu
Çünkü geriye kalan çok yalnız sevdalardır
Şu kördövüşü yaşantıdan.

Kendinden kaçan bir gölgedir kadınlığı
-yorgun rüyalar ertesi o terli şehvet-
Bir orospu belki tarihin bacak arasında
Vizitesi bir geçici sevdayla ödenen
Korkuyla dekorlu bu trajik oyun
Bir hüzünle başlar her bahar
Ezbersiz diyaloglarda kanatır kendini
Şaşkın bir hançerle.

Zaten bir şarkıdır her kadın, lirik bir şiir
-ama tiyatroda yalnız başkasını oynayabilir-
Yüzündeki her çizgide bir erkek sûreti
Ayrılık matineli günlerden kopan
Bir yaprak: hicran rolünde
(ışıklar söndü artık, tek başına sahnede)
Loş bir kalabalığın belirsiz şarkısı gibi
İçinde kökleşen dilsizliğin sesi
Geçmişini rengârenk neonlara boyayacak…

Bazen gür bir çığlıktır yalnızlık
Tarihsel bir yığının suskunluğuna inat
Gülnihâl elini uzatır günlüklere
Yüreğinden mavi karlar dökülür
Pencerede konaklayan bir serçedir umut
Masallar incitir kanadını.
Gülnihâl
Uzak mutluluk cephelerinde yitirilmiş yenik bir tarihin
ayrıntılı canlılığı.
Hind ipeğinin tenine değen büyüsüdür sevda
Düşleri izinsiz geç kalışların tokadında patlayan pembe balon…
Kahkahalarını içine hapseden bir şato palyaçosudur
-tarihin beşiğinde
Yüksek kulelerden atlamaya yürek büyüten.
Gülnihâl geceleyin sokaklardan izmarit toplayan düşmüş bir duyarlılık,
Ucuz otellerin sarsılan camlarında kirli dolunay
Bazen gür bir çığlıktır Gülnihâl’in yalnızlığı
Tarihsel bir yığının suskunluğuna inat.

Gülnihâl’i bu kirli şehir doğurdu
Dölünü akıttı İstanbul kaderin rahmine
Gökkuşağı magazinlerde eksik bir renk oldu gülüşü
Tonunu sevdalarla büyüten
Gecekondu dumanları
-o efkârı göğe yükselen tavır-
Mavi leğenlerden sızan ilkgençlik damlası
-korkulu aybaşları, düşlerinde okşanan memeler-
Bir cami avlusunda yitirilmiş anne hıçkırıkları…
Öksüz bir Gülnihâl doğurdu bu kirli şehir
Yedi tepeli rahminden.

Kurutulmuş çiçeklerin saklandığı hâtıra defterinde
Sevdanın sıcak imgesi
“Zaten her şey bitmemiş miydi?” imzalı eski bir mektup
Gülnihâl
Ayrılıklar evreninden kayan bir yıldızdır
dünyası tarûmar.

Geceyi ağır ağır çiğneyen kağnılardan
Ucuz otel odalarına dönüşen bir buruk keder
Uzun donlu Adana tüccarlarının doymak bilmeyen nefsinde
eriyen göğüsleri…

Gülnihâl’in dudağını kanatan sabır
Kanatmaz dünyanın yüreğini.

Bir tek gecenin gözlerini görebilen kör dilenciler
Bir yıldız yaratmışlar mutsuzluğun göğünde
Işıl ışıl sızlar içleri
Artık uzun masallara benzer her yaşantı
Gökten düşen ilk elma Gülnihâl’in
ikincisi sevda’ya

….
Bazen gür bir çığlıktır yalnızlık
Tarihsel bir yığının suskunluğuna inat
Bilinir ki maviye gömülebilmeli bir prenses
Son yenilgidir rıhtımdaki uğultu
Artık İstanbul
Gülnihâl’in umutlarını yutan
Bir dudağı yerde bir dudağı gökte dev
Bilinir ki sevdalar kısa masallardır
Bilinir ki son elma ölümün

11
Oct

SEN

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

Bir uzun yol var aramızda,
Bir ucunda sen bir ucunda ben,
Bir ateş yanıyor içimde,
Ateşi sen dumanı ben,

Umut dolu göz yaşlarım,
Ağlatan sen ağlayan ben,
Ayrılık şarkısı söylerim,
Söyleten sen söyleyen ben…

11
Oct

AY TUTULMASI

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

Benim bir kalbim vardı
Kusursuz inciler döker yağmur dilenirdi
Sular akar gider, günışığı şaşkın
Her gazete sayfasında bir bulmaca bahanesi
Önce ömrümüz sarsıldı, sonra tek sıra kuyruğa girdik acının önünde
Ardından yapraklarını döktü aşk :
Kimse anlamadı sonbaharın geldiğini…
Hep yıldızları sayıklayan güzel kız
Yengeç bir umut kıskacıdır bilmez misin?
Burçlar bazen zamansız mevsimlere işaret
Onu uğursuz sağanaklara göstermez misin?

Serin bir sonbahar gecesi
Ben, kalbim ve yıldızlar
Hepimiz hayata deli gibi bağlanacak kadar yalnız kaldık
Hepimizde aşkın çınlayan nefesi…

Benim bir kalbim vardı
Gölcük’te yağmur var
Kırık bir gökkuşağı varlığını duyurmaya çalışıyor
Her şey paramparça olacak bir süre
Tanrı’nın sözü bile.
Düşlerimin kış uykusundasın
Hiç bitmeyecek bir mevsimin ortasında
Bu yüzden her dem sürecek anıların tazeliği
Gözlerin toy bir badem olarak kalacak…

Söz bazen zavallı şarkı,
Bazen şiir boşluğa atılan kırık taş.
Benim bir kalbim vardı
Coşkulu işkenceler yaşayan
Her çığlıkta içindeki yarayı kahramanlık nişanı sanan

Artık umursamıyorum mu sanıyorsun susan çığlıkları?
Taş devriydi: Önce anılar gömüldü, önce yazılmamış mektuplar,
[önce şarkılar.
Bu sessizlik haksız bir kıyamet değil de ne?
Benim o kalbim suskunluğu bozan klarnet,
Yivli tüfeğin teptiği omuz,
Bir ömrü sıfırlayan sırat köprüsü…

Söylenmedik ne mi kaldı bu mevsimde?
Bir şeyler kaldı mutlaka : Mahcup bir ıslık,
es geçilen bir demet anı.
Artık hepsini elbirliğiyle saklıyoruz
küçük bir çocuğun maymun resimli çantasında
Yıllar sonra meraklısı çıkıp açarsa
Kendi hüznünü de bulsun diye.

Ömrümüz bir ay tutulmasıydı
Kendine sarıldıkça kayboldu rengi
Aşk için maviydi diyorlar, denizi andırıyor en çok
Gemiler uzaklaştıkça o da eskiyor

Kocamış bir kurdum artık değneksiz köylerde
Çocuklar kuyruğuma teneke bağlayıp hazrolda şiir okuyor

Hayır çıldırmadım, en az deli dumrul kadar yokuşun başındayım
Elimde hangi parçalanmış şarkı varsa dağıtıyorum çocuklara
Gölgesi kırık bir ömre düşen aşk nasılsa ganimet sayılır

Benim bir kalbim vardı
Taşımadı bunları.

11
Oct

GÖLGELİ OTOPORTRE

   Posted by: admin    in Cevdet KUDRET

Genç bir ülkeden, kökleri otlardan doğan,
(o kökler ki Amerika’nın öfkesini yadsıyan)
sizlere geliyorum, kuzeyli kardeşlerim.
Acılı haykırış, umutsuzluk ve inanç yüklü,
sizlere geliyorum, kuzeyli kardeşlerim.
Biz “homo sapiens”lerin geldiği yerden,
nice yol aldım göçebe ayinleriyle,
bir haç gibi taşıdığım astımımla
ve onun özüme yakışmayan mecazıyla.
Uzundu yol ve çok ağırdı dert
sürmektedir bende avare adımlarımın kokusu,
hala batık bir gemidir derinlerdeki özüm
-kurtarıcı kıyılar görünseler bile-
dalgalara karşı gönülsüz yüzüyorum
batık bir gemi oluşumu koruyarak.
Yalnızım acımasız geceye karşı
ve biletlerin bıraktığı kesin şeker tadına.
Avrupa çağırıyor beni yıllanmış şarabının sesiyle,
sarı etinin soluğuyla, müzedeki eserleriyle.
Yeni ülkelerin neşeli klarnet sesiyle
alıyorum karşıdan geniş etkisini
Lenin’in icra ettiği ve halkların söylediği
Marks ve Engels şarkılarının.

11
Oct

İHTİYAR MARIA

   Posted by: admin    in Cevdet KUDRET

Bir ayağın çukurda, ihtiyar Maria,
geldim seninle gerçekleri konuşmaya:
Bir tesbihin dizili acıları oldu hayatın
ne seven bir erkeğin oldu, ne sağlık, ne mal mülk,
ancak açlık vardı paylaşılan.
Geldim seninle umudundan konuşmaya,
kızının nasıl olduğunu bilmeden
kuzuladığı o üç ayrı umuttan da.
Sarı sabunla perdahlanmış ellerinin arasına al
bir çocuğunkini andıran bu erkek elini,
sertleşmiş nasırlarını ve kıvrılmış saf parmaklarını
doktor ellerimin yumuşak utancında ov.
Dinle, emekçi büyükanne,
inan gelen insana,
göremeyecek olsan da geleceğe inan.
Tüm bir hayat boyunca umudunu boşa çıkaran
acımasız Tanrıya da dua etme.
Yağlıkara okşayışlarının büyümesini görmek için
ölümden acımasını isteme;
gökler yeşil ve karanlık hüküm sürüyor sende,
her şeyden öte kızıl bir intikama sahip olacaksın,
şafağı yaşayacaklar torunlarının hepsi,
huzur içinde öl yaşlı mücadeleci.
Bir ayağın çukurda ihtiyar Maria,
o gideceğin günlerden biri
otuz kefen tasarımı
bakışlarıyla selamlayacaklar seni.
Bir ayağın çukurda, ihtiyar Maria,
suskun kalacak odanın duvarları
birleşince ölüm astımla
ve sevdaların boğazına dizilince.
Bronzdan dökülmüş üç okşama
(geceni hafifleten tek ışık)
açlıkla kuşanmış üç torun
her zaman bir gülümseme buldukları
yaşlı kıvrık parmaklarını özleyecekler.
Hepsi bu olacak, ihtiyar Maria.
Bir tesbihin dizili acıları oldu hayatın
ne seven bir erkeğin oldu, ne sağlık, ne mal mülk,
ancak açlık vardı paylaşılan,
geçti keder içinde hayatın, ihtiyar Maria.
Bulandırdığında gözbebeklerinin acısını
sonsuz dinlenmenin buyruğu,
ömür boyu angaryadaki ellerin
son şefkatli okşayışı içine çektiğinde
onları düşüneceksin… ve ağlayacaksın,
zavallı ihtiyar Maria.
Hayır, hayır yapma
bir hayat boyu umudunu boşa çıkaran
umursamaz Tanrı’ya kendini teslim etme,
ölümden aman dileme,
korkunç bir açlıkla kuşanmıştı hayatın,
sonunda kuşandı astımla.
Fakat bildirmek istiyorum ki sana
umutların kısık ve yiğit sesiyle
intikamların en kızılı ve yiğit olanıyla,
ideallerimin en doğru boyutuyla
yemin etmek istiyorum.
Sarı sabunla perdahlanmış ellerinin arasına al
bir çocuğunkini andıran bu erkek elini,
sertleşmiş nasırlarını ve kıvrılmış saf parmaklarını
doktor ellerimin yumuşak utancında ov.
Huzur içinde yat, ihtiyar Maria,
huzur içinde yat, ihtiyar mücadeleci,
şafağı yaşayacaklar torunlarının hepsi.
YEMİN EDİYORUM Kİ…

11
Oct

Yokluğun Tadı

   Posted by: admin    in Cenk GÜNDOĞDU

Acılı ruh, didinmeye düşkün eskiden,
Umut, ki mahmuzu can katardı çabana,
Artık sürücün olmaz! Utançsız yatsana
Kocamış at, her engele takılıp giden.

Katlan, yürek; ağır uykuna dal şimdiden.

Yenilmiş, bitkin ruh! Koca serseri, sana
Artık ne uğraşıdan tat var, ne sevgiden;
Kalsın flüt iç çekişten, boru ezgiden!
Zevkler, ilişmeyin bir küskün, bezmiş cana!

Canım ilkyazın kokusu gitti yabana!

Zamandır her dakika beni yutup yiyen
Sonsuz kar donmuş bir gövdeyi sararcana;
Yukardan baktığım yeryuvarlağı bana
Bir sığınak göstersin istemem yeniden.

Çığ, götürür müsün düştügünde beni sen?

11
Oct

MÜZİK

   Posted by: admin    in Cenk GÜNDOĞDU

Müzik çeker beni, deniz gibi, çok kez,
Yıldızıma doğru,
Öyle ulu, esmer, gökler ki hiç bitmez,
Yelkenim dopdolu;

Giderim, göğsümü şişirmiş soluğum,
Uçarım rüzgarda
Yuvarlanan dalgaları aşıyorum,
Geceyim orada;

Duygularımda kıpırdayışlar başlar
Acı çeken gemi,
İyi rüzgarlar, fırtınalar, hortumlar,

Burgaçlar beni
Sallar! Bir sabah da, dingin mavi,ayna
Umutsuzluğuma.

11
Oct

Yalnızın Şarabı

   Posted by: admin    in Cenk GÜNDOĞDU

Seven kadının o garip bakışı var ya,
Sere serpe yıkansın diye güzelliği
Dalgalı ayın titrek göle gönderdiği
Beyaz ışın gibi bize doğru kayar ya;

Bir kumarbazın sonuncu para kesesi;
Çapkıca bir öpücüğü sıska Adeline’in;
Tıpkı uzak sesi gibi insan derdinin,
Sinirlendirici, tatlı bir müzik sesi,

Bütün bunlar değmez, derin şişe, senin
Dindar ozanın susamış yüreği için
Bağrında tuttuğun etkili balsılara;

Umut, gençlik, yaşam boşaltısın içlere,
- Ve onur, hazine bütün dilencilere,
Ki bizi yengin ve eş kılar Tanrılara!

11
Oct

SON AKIŞ

   Posted by: admin    in Karışık

Akışlarım var, hırçın çığlık, sessizliği yırtan umut avcısı,
karayı karalara bırakır mavi tutsağı bir martı,
son gibi akışı, son gibi durduğunda sessiz bakışı!

Aşklarım var, düşlerle büyüttüğüm uykularıma açılan
gece bahçelerime giren kadınlarla kasık kasığa kimi
zaman, kimi zaman suskun serenad, unutulmuş şarkı!

Anılarım var, nerede, ne zaman sayısı unutulmuş
albüm sayfaları, tarihe savrulmuş yankılar, hangisini
tutsam eksilti, zamanla sararan, kopan yapraklar!

Acılarım var, suskun sabah, gül gibi açan ve kararan
yılgı anları, içine girip çıkamadığım tuval,
sesli harfle başlayan tek rengi resmimin!

Susuşlarım var, kapandığım gizde, dize gelmeyen dil,
sandığına terkedilmiş ve unutulmuş nankör anlarda
kendi düşüne bilenen gerçeğim var!

- Hiçbir şeyim yoktu benim, herşeyimi çaldılar!

11
Oct

DÜŞ YOLUMA

   Posted by: admin    in Karışık

Gece, düş yolunda düş yola
yalnız ve ıssızım şimdi
ötelerde öteki
ne kadar hayır desek de
düşler yeniler bizleri.

Yorgun bir düş gibi dalıyorum uykuya,
geceydi sınırsızlığın sınırında
bir göçebeyim kendime:
Konaklayan her durakta.

Ne karaya ne karara ulaşmak amacım
yokolmuş çizgidir artık ufuk
karanlığa dalıyorum, büyük mavinin içindeki
küçük adam benliğine, derinliğine batıyorum
yorgunum…

Artık çok geç biliyorum
umut sandalım biraz daha batmış
biraz daha kararsız işte yürek
uykuya yatıyorum kırılan azalmış düşlerimle
yeni yolculuklara her akşam
her akşam kısalan bir yol, gelecek gün:
Korkuyorum…

Aynaya doğru yürüyordum
ayaklarım söz dinlemiyordu
kendimden geçiyordum
kendime, biliyordum.

Benden bana yol alıyorum
bir mıknatıs gibiyim kendimden kendime
uzun ve derin bir iz bırakan
oysa silinmiş ve gözükmeyen
durgun duru yüz, bu muydu istediğin
unuttum!

Aynada bırakıp yüzümü
en isli sokakları seçiyorum!

11
Oct

ADSIZ

   Posted by: admin    in Celal SILAY

Penelope olmadı hiç
Gece gündüz aç susuz dokudu da
Yanıp kurtulacaktı Jan Dark olsa
Yirminci yüzyılda
Orta çağda doğan
Karcı dağın karlı yamaçlarından
Bütün eve odun çeken
Gelin
Şirinköylü
Kar çatlağı ayaklarını
Bastırırdı duvara her gece

Niobe değildi
Kübele’nin dişiliğine değmemişti
eli
Muskacıdan muskacıya umut
Yatır dallarına çaput
Hiç doğurmadı
Yılan olsa emzirecek göğsü
Sızlayarak
Her gece
Her gece kardan soğuk söze yenik

Andromake hiç olmadı hiç
Seyretmedi erkekliği surlardan
Savaşı birlikte tarlada
Ağayla ve devletli
Açlığı omuz omuza
Akmaz arıkları orta çağın
Yirminci yüzyılda bile
Şirinköy’den gelinlerden gelinle de

Paylaşmaya gelmişti
Acıyı ve sevgiyi
Antigone değildi
Sonuna dek
Kendi öldürmedi kendini

Yatıyor odanın ortasında
Çıplak tabanları örtünün dışında
Yarık yarık
Gömülmeye bile gün dönünce
Kalkıp kendi gidecek gibi

11
Oct

Soluğan

   Posted by: admin    in Carlos Drummond De ANDRADE

Ölü balıklar gibi bakıyor

kahvenin cam-içleri. Soluk almayan zaman.

Ocakçıyı oraya, antik yüzüyle

mıhlayan ışıksızlık.

Geldi. Suskunluğumuza katıldı. Kimdi?

Masanın öbür ucu ne kadar uzak!…

Tavlacılar sessizlikten tedirgin;

havada kalsın diye sanki

atıyorlar zarları.

Sık soluyan yoksullukları

üstümden kalkmayan bir beden;

işini bitirmiş, terli, kötü kokan.

Bir giz gibi saklanıyor o aleni ışıksızlık.

Camlara abanan kasvet, kül deniz…

Bir umut soluğanı açıklarda.

Ama rüzgar, tedirgin

dalgalar havada kalsın diye

esiyor sanki.

11
Oct

Gözlerin

   Posted by: admin    in Carl ZUCKMAYER

gözlerin, yitik düşlerin geri dönüşü
gözlerin, yüreğimdeki düğümlerin çözülüşü
gözlerin, gülmeyi unutmuş yüzümün gülüşü
gözlerin, mutluluğun gözleri

gözlerin, derin bir denizin dibindeki yakut
gözlerin, ölmüş duygular için yeni umut
gözlerin, susmuş şarkıların yükselen sesi
gözlerin, sevginin gözleri

gözlerin, arkamda bıraktığım en yüce değer
gözlerin, unutulmaz duyguların yaşandığı yer
gözlerin, yokluğuyla beni perişan eder
gözlerin, ayrılığın gözleri

gözlerin, özlemi kor kor içimi yakar
gözlerin, gözyaşı olur gözlerimden akar
gözlerin, kim bilir şimdi kimlere bakar
gözlerin, ihanetin gözleri

11
Oct

Herşeye Karşın

   Posted by: admin    in Carl ZUCKMAYER

-İşkence görenlere-

gece gözlerine perdedir kiminin
kara tortudur kiminin yüreğine
karanlık kirli işler için güvence
acı bir çığlıktır kiminin sesine

sorarım size
kavunumu bölüştüğüm karıncalar
sütümün gediklisi minik kedi
yemişini sevdiğim incir ağacı
hangi onurlu insanın çığlığıdır
sesimin tonunda çınlayan bu acı

aşkların yaşanamadığı yerler vardır
orada aşklar ancak şiirlerde yaşanır
elleri insan gözleri insan
binlerce insan yalnızca umuda yaslanır

bütün ışıkları söndürülse de aydınlık yolumuzun
senin korkusuz gözlerinde ışıldayan parıltı
ışık tutar işkenceleri idamlara yakarak
büyümesinin ilk gecesindeki tomurcuğa

ölürsek ölünmez bir yaz gecesi dostum
ağaç gövdeleri olsun gömütlerimiz
dallarında ötsün kuşlar başımızda ağlarcasına
yapraklar yellerle sevişsin aşkımızın anısına
sesleri insan yüzleri insan
binlerce insan arkamızdan el sallasın

belki toz oluruz belki toprak
üzerimizde taze filizleri yeşerir bilincin
inancın dereleri akar durur denizlere
dalgalar döver kıyılarını karanlığın

yıkılsa da geleceğe kurduğumuz köprüler
biliyorum ki herşeye karşın
ayışığının sevi çağrıları
umutların her demde çiçeklenmmesi
sürünerek yaşamanın son bulduğu
insanın insan olduğu bir ülke özlemi
yitmeyecek ve yitirilmeyecek
güneş dünya defterini kapayıncaya dek

düşlerin gerçekleştiği yerler vardır
orada insanlar güvercin sesleriyle yıkanır
yaşım acı ve gözyaşı olarak sunulsa da
gözyaşlarının arasında milyonlarca gülücük ayaklanır.

11
Oct

Seni bekliyorum

   Posted by: admin    in Carl ZUCKMAYER

aşkımız yasak, umutlar uzak, yollar tuzak
yaşamak artık gereksizdir biz kavuşmazsak
ellerim sana, gözlerim sana, yüreğim sana
beni ben ne yapan ne varsa sana tutsak
gel ecelim ol, ölümüm ol, sonum ol
seni yapayalnız, savunmasız bekliyorum

seni sabahın köründe gecenin yarısında
uykunun arasında günün tam ortasında
olduğun ve olmadığın her yerde bekliyorum
üşümüş bir çocuk gibi yüreğim
gel yorganım ol, saranım ol, örtüm ol
seni kimsesizce, sessizce bekliyorum

hiç gelmesen de gelemesen de
beni sevmesen de istemesen de
bekliyorum seni ve hep bekleyeceğim
susamışım atlar gibi, acıkmışım kurtlar gibi
gel suyum ol, aşım ol, arkadaşım ol
seni dörtgözle, özlemle bekliyorum

çağırmamı bekleme çağırmadan gel
sağa sola görünmeden inceden inceden
pazartesi gel, salı gel, çarşamba gel
perşembe gel, cuma gel, cumartesi gel
gelebilirsen pazar günü de gel
seni her gün her gece bekliyorum