Posts Tagged ‘baba’

11
Oct

MR.PARKİNSON

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Hergün uzak ülke kırpıntıları dökülür
güneşin ceplerinden. Yoksul aile babası
cebi gibi biraz kasvetli ve susam kokulu.
Sanki gretagarbo artisti ölür gibi
gün batana dek karabasanlar dolaştırır
sokaklarda hırdavatçılar, gecenin her
köşesinde sarhoşlar gündüzü kusarlar.
Güneş vergi iade zarflarında saklanır.
Ucuz elbise askılarında tiril tiril
amortiden bir deniz sallanır.
Sabaha karşı nemli bir ıslık, bir
köşede siftinip duran sokak
kedilerinin tüylerini tarazlar.
Yampiri bir yağmuru seyreder
dizilip rengârenk, pis kediler.
Boyozcular, elleri yağlı, gözleri
yağlı, gönülleri yağlı pis adamlar.
Güvenoyu alamamış martılar
Kemeraltı çarşısına alışverişe
çıkarlar. Otuziki yerinden
bıçaklanmış aşklar damlar
gözlerinden. Kulenin altında
bekler her öğlen Mr.Parkinson.
Bu şehirde adamın biri
her öğlen bir deprem bekler.

11
Oct

ANNEMLE İLGİLİ ŞEYLER

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Sevgili Anneciğim

Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi
Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.

Şimdi mucizevi bir yerdeyim
Muc’un ucuz evinde
Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
Duvarlara hep senin resmini çiziyor
Dili geçmiş zamanda birçok resim,
Hep gülümsüyorsun
Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
Durmadan soluyormuş gibi.

Hatırlar mısın?
Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum.
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi

Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya
Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
Bir ton rüya çıtırdarken
Sen kar yağmadan önce başkaydın,
Kar yağdıktan sonra bambaşka.
Sanki hep buluğ çağındaydın.
Kuşlar zaptederdi sonra her yeri, sabahları
Binlerce kez söylerlerdi, söyleyeceklerini.
Bizim hiç anlamayacağımız bir şeyi.

Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı.
Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar…
Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.

Ben bu eve Muc’un ucuz evi diyorum.
Yokluğunda böyle oldum.
Mucize öldükten sonra, buraya taşındım.
Ve inan
Muc bu evi bana ucuza verdi.

Yaşasaydın, hayatının ortasına
Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
diye başlayan bir çocuk romanında…
Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi
Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
bu acımasız ölü anne sesini.

Şimdi mucizevi bir yerdeyim
Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda
Ve çok ağır ilerliyor.
Yüzümdeki çillerden başka
İsyan eden biri yok hayatımda.

NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım.
Onları Muc’a evin karşılığında verdim
Çok ucuza.
Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
Anne.

11
Oct

Fotograf

   Posted by: admin    in David IGNATOW

İspinoz beslerdi babam

Ahşap kafesinde yalnızlığın

İçinde beslerdi

Gidebilme isteğini

Bilmezdi annem saçlarımı örerken

Elleri yoksa bile

Sabah akşam

Sabah akşam

Neden ispinoz beslerdi babam

Daha iyi diyorum bu

Onun seyyad olmasından

Kimbilir, çerçevesi olmasa

Söküp atacaktı belki de

Sokağa bakan camları

Kaçabilme korkusundan

Anladım bir gün

Ne ispinozdu

Ne yalnızlığı ahşabın

Düşüp kırılan kalbiydi babamın

Şıp

Şıp

Üstümüze damlayan

Atıyorum bak havaya

Kimin önüne düşerse

Kafası kopmuş ispinoz

Odur yaşamda kazanan

Sazlığını özleyen ney gibi

Özlemek bilmez insan

Tut hadi tuuut

11
Oct

MACUNCU

   Posted by: admin    in Dağıstan KILIÇASLAN

bir uzundalga cızırtısında ikindi.

yer değiştiriyor kentin köpekleri
toplu konutla: tüyden bir gölge/sokuluyor
kapı önlerine – sen
uyuyordun içerde anne!
evlerimize yapışan sesiyle
macuncu. o renk şarlatanı/kocaman gözbebeklerinde
bir elli kuruş düşlüyor: frenkgömleğimin cebindeki sıkıntı.

bizi kaçırsın diye o tayf
dönüyoruz çevresinde beyaz olana dek
elimizde boş çubukları. saklıyoruz
babamız bilmesin.

kısadalga ikindi. gidip geliyor.

babalar topluca dönünce evlerine
(yağmurdan sonra)
çocukları ele verecek
gözlerindeki gökkuşağı.

11
Oct

Yeni Su

   Posted by: admin    in Dağıstan KILIÇASLAN

zamansız ıslanıyor balkon,
mandalın tutamadığı su çamaşırda.
bir çocuk. sokaktaki odasından
kırlangıç yuvalarını bozuyor.

oysa su misafir odasına doluyor
alışmadık bir sesin taklidiyle.
-sanki katlanmış
fanilanın huzur veren yalnızlığı. misafirin odası:
başka kentten evimize ilişen karantina.-

oğlan saçlarını kuruluyor. ağzında
sıcak bir motor sesi. odaya bakıyor.
sokaktan bakınca bakmak
bizim harcımız değil
yeni suyu eskisinin yerine koymak
güpegündüz
kimselere görünmeden.

böyle yer ediyor rutubet ve koku
halı bu yüzden havalanmada
balkonu sokağa çekiyor.
baba sokağı bilse de balkona acımıyor
misafir çıkıp dışarı bakmasın çünkü
başkası bakınca misafirlik işe yaramıyor.
çabuk kızıyor babam
-babaların kızdığı bilinir ya kulaktan dolma!-
yüzü değişiyor misafir konuşunca
elden ele hızla geçirilen gençlik fotoğrafları gibi
oğlanın yüzü yeni misafirlere benziyor.

çabuk kızıyor misafir
eski suyun yerine kendini koyuyor
güpegündüz.

zamansız kuruyor balkon
-aşağıdan bakınca kırlangıç-
hiçbir işe
yaramıyor.

11
Oct

Kız Kurusu

   Posted by: admin    in D. Fernandez CHERICIAN

hayatıma giren bütün harun’ları saydım

kırmızı suratlı, hafif kambur, hatta babadan aksak

bir tek harun çıkmadı

isterdim elbet, yakası açık

vişne çürüğü yalanları olan izdivaç

kuyruğu çok uzun gelinlik…

akşam saat beşi gösterince, sıcak çorba yanında

fazla sirkeden kabarmış puf börekleri, nur topu bebekler…

tamda şurada, kurt sineklerini izleyerek geçirdim sabahı

tüy kadar hafif, arı kadar hızlı

geçti zaman dizlerimin dibinde

bir ara öper gibi bakmıştık birbirimize

yarım dakikadan az, zehre batırılmış ok

beyaz bir örtüye sıçrayan mürekkep gibiydi

ama bir tek harun çıkmadı karşıma

çatısı dar, aşkı geniş kadınlar anlar

bakır kazanın içindeki kızıl ateşten;

içmeden, sevişmeden, soluklarında günübirlik

kokuları taşıyan asılsız yarınlardan

isterdim elbet, çivit mavisi ceketle

belki de hint ipeği şalla mühürlenmek

ama bir tek harun çıkmadı karşıma

11
Oct

NEYE BENZİYORLARDI?

   Posted by: admin    in Czeslaw MİLOSZ

1)Vietnamlılar taştan fenerler
kullanıyorlar mıydı?
2)Törenlerle kutluyorlar mıydı
tomurcukların açışını?
3)Sessizce gülme eğilimleri var mıydı?
4)Süs olarak kemik ve fildişi,
yeşim taşı ve gümüş takınıyorlar mıydı?
5)Destanları var mıydı?
6)Konuşmakla türkü söylemek arasında
bir ayırım yapıyorlar mıydı?

1)Efendim, yumuşak yürekleri taşa dönüşmüştü.
Taş fenerlerin bahçelerde güzel yolları
aydınlatıp aydınlatmadığı hatırlanmıyor.
2)Belki bir kez tomurcukları kutlamak için
toplanmışlardı,
ama çocuklar öldürüldükten sonra
tomurcuklar açmadı.
3)Efendim, yanık ağızlara acı verir gülmek.
4)Bir düş önce, belki. Sevinmek içindir süs.
Bütün kemikler kömür olmuştu.
5)Hatırlanmıyor. Unutmayın ki,
çoğu köylüydü; pirinç ve bambuyla
yaşıyorlardı.
Sessiz bulutlar çeltik tarlalarında yansıdığında
ve bayırdaki setlerde korkusuzca yürürken manda,
belki babalar eski masallar anlatmışlardır
oğullarına.
Bombalar bu aynaları parçalayınca,
ancak çığlık atmaya vakit kalmıştı.
6)Hâlâ türküye benzer bir yankısı
duyuluyor konuşmalarının.
Anlatıldığına göre türkü söyleyişleri
pervanelerin ay ışığında
uçuşuna benzermiş.
Kim bilebilir? Artık her yer sessiz.

11
Oct

Kral Kızı İle Dadaloğlu

   Posted by: admin    in Constantino KAVAFIS

Kral kızı:
Sefa geldin civan yiğit
Söyleşelim heman yiğit
Yenemezsen beni eğer
Vermem sana aman yiğit

Dadaloğlu:
Sen ne dersin ey güzel peri
Kolay vermem seri
Ya alırım seni burdan
Yahut dönüp gitmem geri

Kral kızı:
Kral kızı derler bana
Bir gelmişim bu cihana
Kıydığımı duymadın mı
Tamam otuz dokuz cana

Dadaloğlu:
Babam Musa adım veli
Memleketim Avşareli
Aklımdan yok hiçbir zorum
Kırkıncıyı sanma deli

Kral kızı:
Beni dedin geldin ise
Hak nuruna kandın ise
Eğer aşık oldun ise
Bil de cevap ver bana
Gönül suyu akar mı
Yerli taş yerinden kalkar mı?

Dadaloğlu:
Kız o sual öyle söylenmez
İnip aşkın deryası boylanmaz
Poyrazın döneğinde duman eylenmez
Eloğlu vazgeçerse serinden
Yerli taşı kaldırır yerinden

Kral kızı:
O nedir ki gökyüzünde hellenir
O nedir ki yeryüzünde göllenir
O nedir ki yel vurmadan sallanır
Usta isen ver cevabın dadaloğlu?

Dadaloğlu:
O buluttur gökyüzünde hellenir
O yağmurdur yeryüzünde göllenir
O dünyadır yel değmeden sallanır
Zelzeleyi öğren de gel kralın kızı

Kral kızı:
O nedir ki yok ediyor denizi
O nedir ki gösteriyor benizi
O nedir ki uyuz eder domuzu
Şimdi seni bunalttım mı dadaloğlu

Dadaloğlu:
O kayıktır yol ediyor denizi
O aynadır gösteriyor benizi
O küncüdür uyuz eder domuzu
Sen de kaşın uyuz olup kralın kızı

Kral kızı:
O nedir ki yere düşüp çürümez
O nedir ki ölür gider farımaz
O nedir ki yolda kendi yürümez
Var mı verecek cevabın dadaloğlu

Dadaloğlu
O cevherdir yere düşüp çürümez
O gönüldür ölür gider farımaz
O gölgedir yolda kendi yürümez
Sen de benden farıma kralın kızı

Kral kızı:
Bugün aman verdim iyi bilesin
Yarın yine huzuruma gelesin
Ya belani ya mevlanı bulasın
Zorlu aşıkmışsın ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
Selam olsun benden yavuz kırklara
Kırkının da çıktı yüzleri kara
Bana satır kılıç eylemez para
Meydan benim olur elbet yarın da

Kral kızı
Bir kral kızıyım gökte uçarım
Mert hasım üstüne kanat açarım
Dost da olsa vermem namerde aman
Başına semadan ateş saçarım

Dadaloğlu:
Bir Dadaloğluyum gökte uçamam
Kimsenin üstüne kanat açamam
Varsa bir kusurum o da şu benim
Namert kapısından çıkıp kaçamam

Kral Kızı:
O nedir ki yere düşüp paslanmaz
O nedir ki suya düşüp ıslanmaz
O nedir ki etin kessen seslenmez
Üçünden birini de bilsen kabulüm

Dadaloğlu:
O güneştir suya düşüp ıslanmaz
O altındır yere düşüp paslanmaz
O ölüdür etin kessen seslenmez
Var mı başka sözün kralın kızı

Kral kızı:
O nedir ki bir çıkanda pir çıkar
Hak yapısı koca binayı yıkar
Ardından niceler ağlayıp bakar
Bil de yırt kefeni ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
Hak yapısı koca bina bedendir
Onu yıkan ondan çıkıp gidendir
Can çıkanda herkes ağlar nedendir
Sen de bunu anlat kralın kızı

Yerinme de kral kızı yerinme
Hakkın bir de yarını var yarını
Tatlı dilden alınma hem yerinme
Kem kelamdır delen senin bağrını

Hakka şükür bulabildin dengini
Yine de et dengin ile cengini
Mert rakibin at başına sengini
Gül döşeme çakıl dök de yap yollarını

Kral kızı:
Karadır da kaşlarımın arası
İnci mercan dişlerimin arası
Sarı öküzün tırnağının arası
Kaç bin yıllık yoldur bil dadaloğlu

Dadaloğlu:
Karadır da kaşlarının arası
İnci mercan dişlerinin arası
Sarı öküzün tırnağının arası
Yüzbin yıllık yoldur kralın kızı

Kral kızı:
Denizin yarısı mildir de mildir
Akar gider suyu güldür de güldür
Gökyüzünde olan yıldızlar kaçtır
Say da ver cevabın ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
Denizin yarısı kildir de kildir
Akar gider suyu güldür de güldür
Sen göğe yedi kat merdiven kurdur
Ben çıkıp sayayım kralın kızı

Kral kızı:
Gökten kara kuş da kimlere indi
Ali’nin kandili nerede yandı
Dünyanın binası ne gün kuruldu
Söyle ki bileyim ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
Gökten kara kuş da Yusuf’a indi
Ali’nin kandili havada yandı
Dünyanın binası bugün kuruldu
Bugün de pazardır kralın kızı

Kral kızı:
Şol ağacın kökü aşağı döndü
Onun kokusuna her kimler kandı
Kabe’nin eşiğini kim yapıp yondu
Ol kurbanlık kimdi ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
Şol ağacın kökü aşağı döndü
Onun kokusuna mumcular kandı
Kabe’nin eşiğine İbrahim yondu
İsmail’di kurban kralın kızı

Kral kızı:
O nedir ki minareyi sallıyor
O nedir ki Zülfikar’ı telliyor
O nedir ki hocasız dil belliyor
Bil de mevlanı bul ey dadaloğlu

Dadaloğlu:
O zelzele minareyi sallıyor
O Ali”dir Zülfikar’ı telliyor
O bebektir hocasız dil belliyor
Var mı sözün soyle kralın kızı

Kral kızı:
Gerde dadaloğlu gerde
Sen uğrattın beni derde
Yüzceğizin görsem gayrı
Kalksın da şu kara perde

Dadaloğlu:
Yücesine çıktım baktım engine
Ovasının köpüklenmiş selleri
Yiğit olan düşmez ise dengine
Kendisine güldürür hep elleri

Yücesinden bakıp gördüm uzağı
Kahpe düşman kurar m’ola tuzağı
Seçemedim kırgız ile kaçağı
Daha kimler tuttu acep yolları

Çok geçmeden nice atlı sokulur
Cümlesi de yolumuza dökülür
Yenilirsem boyuncuğum bükülür
Eller derer has bahçenin gülleri

Beri gel de kral kızı beri gel
Kollarımı kemer yapsın ince bel
Saçların omuza dökülsün tel tel
Koklayıp öpeyim beyaz elleri

Dadaloğlu der ki halim yamandır
Dağ başları yine tozdur dumandır
Hak bilir ya bugün hodri meydandır
Tutmak gerek geçtikleri belleri

Şu yalan dünyaya geldim geleli
Severim kır atı bir de güzeli
Değip on beşime kendim bileli
Severim kır atı bir de güzeli

Atın beli kısa boynu uzunu
Kuru suratlısı elma gözünü
Kızın lik iplik süt beyazını
Severim kır atı bir de güzeli

Atın büyük sağrı kalkan döşlüsü
Kalem kulaklısı çekik kaşlısı
Güzelin de dal boylu samur saçlısı
Severim kır atı bir de güzeli

At koşu tutmasın çıktığı zaman
Yalı kaval gibi yıktığı zaman
At dört kız on beşe yettiği zaman
Severim kır atı bir de güzeli

Dadaloğlu hile yoktur işimde
Yiğit olan yiğit görür düşünde
At dördünde güzel on beş yaşında
Severim kır atı bir de güzeli

Kral kızı:
Yüce Haktan bir dileğim var benim
Yaşadıkça yarden cüda etmesin
Yar yanında geçer olsun her günüm
Kem rakibin bağında gül bitmesin

Aradım da en son buldum dengimi
Yar hasmıylan çıkıp ettim cengimi
Sen söyle ben dolduram çöngümü
Muhabbetlik aramızdan gitmesin

Kara meşe üzerinde mazı var
Aramızda nice nice tazı var
Şah Suna’nın verilmiş bir sözü var
Olur mu hiç ikrarın gütmesin

Beri gel de aslan yarim beri gel
Niceleyin sarılırız görsün el
Zülüflerim dökem yüzüne tel tel
Binbir buse az gelsin de yetmesin

Dadaloğlu:
Dostun bahçesinden yad el geçmesin
Kurutur ha nazlı dilber kurutur
Senin sevdan yüreğimde yağ komaz
Eritir ha nazlı dilber eritir

Yüksek olur Arap atın kaltağı
Korkarım bir kötü tutar eteği
Eşsiz kalmaz hiç yiğitin yatağı
Geri dur da nazlı dilber geri dur

Arap at üstünde olsa postumuz
İkrarından dönmez yine dostumuz
Bir gün kara toprak örter üstümüz
Çürütür ha nazlı dilber çürütür

Dadaloğlum der ki ben ne yapayım
Hangi din hak ise ona tapayım
Eğil de bir al yanaktan öpeyim
Beri dur da nazlı dilber beri dur

Dadaloğlu:
Ölürüz de kömür gözlüm ölürüz
Dost ağlasın zalim felek utansın
Kıyamette kavuşmak var biliriz
Dost ağlasın kahpe felek utansın

Bir çıkmaza girdi bugün yolumuz
Geçit vermez sağımızla solumuz
Kalır gayri bizim burda ölümüz
Mert ağlasın namert olan utansın

Avşareli yaylasına göçmedik
Aşın yeyip sularını içmedik
Tenhalarda kendimizden geçmedik
Can ağlasın hain felek utansın

Dadaloğluyum yine coştu çağladı
Ak üstüne karaları bağladı
Fırkat odu yüreciğim dağladı
Ben ölende Çapanoğlu utansın

Kral kızı:
N’olaydı da civan yarım n’olaydı
Sen gelmeden bana ecel geleydi
Bir çıkımlık cancağızım alaydı
Böyle rüsva olmayaydım cihanda

Neyledim de Hakka büyük söyledim
Ne akılla kırkıncıyı diledim
Cahil idim nettiğimi bilmedim
Zalim diye çıktı adım her yanda

Babam gelir arkasında yüz atlı
Cümlesi de sanki kuştur kanatlı
Sen ölürsen derdim olur bin katlı
Yar yetimi kalırım ben meydanda

Deli Osman gayri kına yakınsın
Böbür böbür dört bir yana bakınsın
Emme benden gece gündüz sakınsın
Öldürürüm ilk fırsatı bulanda

Kral kızı söyler sana andını
Şimdiden yok bilsin derim kendini
Bağlasalar parçalarım bendimi
Yatacağım bilsem bile zindanda

Dadaloğlu:
Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diye bülbül diller iniler

Doya doya mah cemalin görmedim
Saçlarını çözüp çözüp örmedim
Bir gececik sefasını sürmedim
Saramadığım ince beller iniler

Kara olur Okçular’ın yoncası
Görülmemiş kainatta buncası
Açılmadan kopup düştü goncası
Bahar ağlar açan güller iniler

Gider oldum Avşareli yoluna
Bakamam gayri bu diyarın gülüne
Karaları taksın Çapan koluna
Yağız atlı ince kullar iniler

Göremedim baharını yazını
Çalamadım santurunu sazını
Özge yarin nice çekem nazını
Gözlerimden akan seller iniler

Varayım da mezarına varayım
Başucunda el kavuşup durayım
Bıktın mıydın benden deyip sorayım
Mezarına giden yollar iniler

Yürü bire dadaloğlu yürü git
Dertli dertli Çukurova yolun tut
Bunda suçun varsa Hakka tövbe et
De ki gayri bizim iller iniler

11
Oct

ŞİİR SANATI

   Posted by: admin    in Chuang Tzu

Ben hep daha geniş ferah bir biçime ulaşmaya çalıştım.
İstedim ki şiirim düzyazının baskısından özgür kalsın,
Yazarı ya da okuru yüce kıvranmalara sürüklemeden
Karşılıklı anlayış sağlasın aramızda.

Arsız bir şey var şiirin öz gerçeğinde,
İçimizde olduğunu bilmediğimiz bir şey fışkırıverir de
Gözümüzü kırpıştırırız bir kaplan ortaya atılmıştı gibi.
Aydınlıkta dikilip duran, kuyruğunu kamçı gibi vuran bir kaplan.

Onun için şiiri yazdıran bir ifrittir derler ki doğrudur.
Ama melek olduğunu söylemek abartmadır ne de olsa.
Kimbilir nerden gelir şairlerin gururu?
Ne kadar zayıf oldukları meydana çıkıyor da hep mahçup düşüyorlar.

Sağduyulu bir insan, bir ifritler kenti olmak ister mi ki?
Babalarının evindeymiş gibi rahat oturan, türlü diller konuşan.
Şairin dudaklarını ya da elini çalmakta yetinmeyen bu ifritler,
Kendi keyiflerine göre değiştirmeye çalışırlar şairin yazgısını.

Günümüzde marazi olan şeyler geçer akçe.
Belki de şaka ediyorum sanacaksınız.
Ya da diyeceksiniz ki sanata övgüler düzmek için
Yeni bir kinaye ve alay yöntemi bulup çıkardım.

Bir zamanlar hikmet dolu kitaplar okunurdu yalnız,
Acıya sefalete onlarla katlanırdık.
Alt tarafı, akıl hastalıkları doğuşlarından
Çıkıp gelen binlerce yapıtın sayfalarını çevirmek gibi değil bu.

Yine de dünya göründüğünden çok başka,
Biz bambaşkayız çılgınlıklarımızda kendimizi gördüğümüzden.
O yüzden, insanlar sessiz duruyorlar da erdemle
Saygısını kazanıyorlar hısım akrabanın, konu komşunun.

Şiirin amacı, tek kişi olarak kalmanın
Ne denli güç olduğunu hatırlatmaktır bizlere,
Çünkü evimizin kapısı açıktır, anahtarı yoktur,
Görünmez konuklar boyuna girip çıkarlar keyfince.

Şu söylediklerim, amenna, şiir değil,
Çünkü şiir seyrek yazılmalı, heveslenmeden, zorla,
Dayanılmaz bir baskı altında, ancak iyi ruhların-
Ecinnilerin değil- bizi dile getireceğini umarak.

11
Oct

İT DALAŞI

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

Kalbinle giriştiğin bir haksız mücadele bu
Kendi yüzüne attığın pençedir aşkın mührü
Tut ki yaralısın, iyileşmeyecek kadar, çaresiz
Uzaktaki kar tanelerine tutunmak için yarışır mı serçeler
Özlemenin imkansızlık olduğunu bile bile.

Durmadan meşgul çalan bir telefonun ucundasın
Bileklerin yanlış ibreye ayarlı: Tam 12′den vuruldun!
Hedef tahtasının bile ‘artık yeter’ dediği andır
Kursağında suskunluk, senin o soylu suskunluğun,
kimbilir hangi kayıp haritayı çıldırtır…

Çarpışmayan hiçbir tanrı kalmadı bu hikayede
Yaşadığımız ‘atlatma haber’e sıradan bir başlık uyduracak kadar cakalıyız
Darmadağın ayak izlerime bakıp da nasıl biteceğini hesaplama bu yolun
Kalbimle it dalaşındayız, hiçbir atlas kucak açmıyor içimdeki ülkeye
Ölüme yıllardır küs olmasam bir akrebe sevda büyüteceğim.

İçimden geçen her şeyin günlüğü tutuldu
Rahat olabilirsiniz, size de yer var bu oyunda
Taburu yanlış patikaya süren acemi bir rütbeliydim
Hepimiz o coğrafyanın ortasında kaybolduk
Şimdi falcıların önünde tek sıra hizadayız
Bizim için açılıyor sinek, papaz, kız,
aşk, ayrılık, unutma mecburiyeti,
semalar üstü inatlaştığımız tanrı…

Durulduk sonunda, morfine uğramış zır deli kadar özgürüz
Biletimiz kesildi, cehenneme kadar bütün yollar açık
Varsa sıratın üstünde de sürüp gider bu it dalaşı
Bir ağızdan çekilen yuhlara da katlanırız
Kıyamete ne kaldı aşk bittikten sonra?

Ömür mü? Yük kervanıdır, geçtiği her adımda biraz daha derinleşir iz
Gökyüzüne darılıp kalır anılara yetişemeyen o evcil akbaba

11
Oct

MEHTERAN BÖLÜĞÜYLE ENTERNASYONAL

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

Bu cüz canımızı yaktı, cüzzamlı etti bizi
Kusur dökmeye kalksa hep eksik kalıyor savcının tahmin gücü
Azrailin bir bürünme biçimi bu belki de
Der geçeriz, deler geçer vukuatlı nüfus kaydına kalbimizin eşsiz ölümü

Sıradaki gelsin, hayır hayır, bir adım daha arkadaki
İstanbul’a kefen biçmeye nâzır tellâklar
Keselerle uğurlasın kendi kafesinde turist gibi yaşayan aylakları

Bizi bize o diye tanıtıp kandırdılar ya
Kimliksiz olmamız bu veçhile
Şimdi ne kadar konuşsak o kadar suskunuz
Kelimeler aslına rücû etmeye korkan birer orospu çocuğu
Her satıra zorla vesika etmişler masum hâlini

Oysa şeytan da domuz gibi biliyor
Bacakları omuza alınmayan tek sınıf var bu hikâyede

En öndeki, sen, tekmil ver soluk almadan
Nerede doğdun, tevellüt kaç, düşlerin neden hâlâ dipdiri?
Veyahut senin yerine davullar gümlesin zil sesleriyle birlikte

İki adım geri, bir ileri

Krasnaya Ploşat’ın ortasındaki o uzun kuyruk dağılsın diye götünü yırtadursun
Doğu’nun istasyon şefleri
Mumyalanıp kalmış bir ihanet olmadığı anlaşılır o kırık şarkının

Şimdi Ekim, ham hâyâl zamanı
Cebi para pul unvan dolu hayaletler
Kasım kasım kasılır ders kitaplarında

İştirakçi Hilmi’nin torunları, güneşe nâzır gül satar durur
Taksim Meydanı’nda cep’ten mesaj çeker mors alfabesiyle
O körlük ki kendini kendinde kaybetmenin bir başka adı

Sırtımda debelenip duran hançeri kımıldatma ikide bir
Daha dün ıssızda bin çocuğa bin kurşun sıkan çakallar
Şimdi bayrak töreniyle Che şapkası giymek için kuyrukta

Minare çalındı, kılıf hazır:

Ulu
masal

Ulu
ma

Ulu
sal

Cık cık cık…

Farzet o gün mahşer günüymüş
Yerin yedi kat altından çıkıp hesap vereceksin
Kendinden başlamalı önce
Yaftanda baba adı, annenin kızlık soyadı, eski şifre, yeni şifreyi iki kez gir
Sonra sana girecek nasılsa ahiretin bütün şifreleri

Domaltmadık ne bıraktın hayatta?
Önce ömrünü aşk yedi bitirdi
Kendini sokaklara atıp yamadın o boşluğu
Sonra iş-güç, sessizliği göç, borsaya vur-kaç

Yetmiş milyon aynı anda hapşırsa
Sarsılırdı hani dünya?
Şimdi ağzımızda derece, yorgan döşek komadayız
Bu da komuyor bize artık
Alışmadık götte don durmazmış
Kalbimiz yeni bir harita çiziyor kendine
Ama o macerada ne dağ halayları var
Ne bir başkasının hayatını boğma heyecanı

Hazır ol mehteran, Çorbacıbaşı sen de
Alemdârlar, kudümleri kudurtan Nakkârezen
Haydi bir ağızdan
Madem tek bir zerre toz bulutu bile kalmadı bizden dünyaya miras
Şimdiden söz verelim yüz yıl sonraki devrime:

Bir daha bölüğe iç oğlanları almayacağız, biiir
İt gibi ölsek de topuzu elden bırakmayacağız, iki

11
Oct

SONRASIZLIK

   Posted by: admin    in Charles BUKOWSKİ

-babama-

Çok mu uzar gecenin kendini kanıtlaması
bir yağmur tanesi hızını kesmişken sağnakların?
Oysa sen deniz ortasındaki şaşkınlığımsın
Rüzgara da küstüm, küstüm işte, kimse bağışlamasın
Şarkılardan kaçışım hep bundan.

Siz hiç bahara çiçekten yoksun girdiniz mi?
Benim kalbimin yarısı yaşadı bunu
Diğer yarısı da anılarla incindi.

Susmakla başlayan her elveda bir çerçeve parçalar
Duvara sığmayan görüntüdür hüzün
Kuşların olağan göçü sanırız
Meğer ki bir çiçek kendini erken soldurmakta…

Artık belaysa gecenin kendini aldatması
Yıldızlar hep yanlış yörüngeye dağılır
Bir bıçak darbesidir uçurum dipleri de
Kanattıkça çiçeklere eksik renk bağışlayan…

Gidişini sorsam, zamansız bir yaprak dökülür takvimlerden
Gel diyemem, yüzlerce mum birden söner kalır içimde.

11
Oct

Onsuz da olmuyor, onunla da

   Posted by: admin    in Cevdet KARAL

Adını koyamadığımız, boşluktan doğan ve zamana sığmayan
Bir sıkıntı var içimizde
Su gibi, gözden kayboluveren
Külleriyle mi saflaştıracak bizi?
Ve yükseltecek bulutların üstüne?

Babalarımın Tanrısı, benim değil.
Kafası karışık ve dalgın birine
Sen de bütünün bir parçasısın buyuruluyor.
Bir sıkıntı var içimizde, çamur gibi yoğunlaşmış.
Toprak ve balçıkla mı biçimlendirmiş beni?

Pazar günlerinden biri, ocak ve karların eridiği o eşsiz an
Şişman oğlanlar ve kızlar
Güneşe sırtlarını verip yayılmış
Sigaralarını tüttürüyorlar.

Canlarını sıkan bir şey yok-nikotin dolu düşleri
Bildik bir öğle sonu, her şey çok naif
Sigara dumanı kadar hafif
Sıkıntıya yer yok dünyalarında. Her şey anlık.

Arnavut kaldırımlı bir Paris sokağında
Bir adam pencereden dışarı atlıyor
Yves Klein’in bir resminde;
Bisikletiyle uzaklaşıyor bir diğeri.
Biri sensin, biri ben.

Montaj bir resmin parçaları gibi görünseler de, uyumlular birbirine.
Doğruca aşağıya, kuğu gibi süzülen biri, bir parçasında resmin,
Bisikletiyle giden siyahlı adam arayı iyice açmış diğer parçasında;
İşte tümüyle uyumlu bir resim.
Evet işte oradalar; uzatsan elini dokunacak gibisin.

Biri havada kaybediyor dengesini, atlamak isterken,
Bu kadar değil, savrulan karlar ve duyulan acı cabası.
Beklenmedik sıyrıklar, sızlayan baldır…ağlanmaz.
Ağlanmıyor.

Dünyayla gelen ve içimize yerleşen sıkıntımız da böyle.
Akıl almaz bir uzaklıkta
Küllenerek gizlenmiş-
Varolmanın dayanılmaz hafifliği.
Bundandır, Tonto’ya geri dönülür.

11
Oct

Yabancı

   Posted by: admin    in Cenk GÜNDOĞDU

Söyle, Anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı? ”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu? ”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi? ”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı? ”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı? ”
“Bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları! ”

11
Oct

LUMUMBA

   Posted by: admin    in Cengiz Hakkı ZARİÇ

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldattılar aklı ve özgürlüğü.
Bilmem gerekliydi ya, bunu
Ben kurtuluş savaşı çocuğu
Tanımalıydım bu eski yüzü
İzmirden Ankaraya yangınlar alazında
Çocukların çığlığından, anaların acısından.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Aldanıyoruz düpedüz
Tutsak halkların sunduğu tepsi
Belçikalı sofralara (amanın adı özgür ekonomi)
Bakır uranyum ve altın madeni
Kauçuk tarlalarında sömürge şapkaları
En ucuz zenginlik el emeği.

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldatıyorlar gazetelerle, televizyonlarla.
Batı – O, Eflatunda kaldı – Batı? neymiş Batı?
Anamalın sömürgeci saltanatı,
Veren bir elle, alan bin elle
Bağımsızlıklar satılan çarşılar Çombelerle
Ve kanlı yumruğu bekçilik edenlerin
Tefeci konaklarına Batılı Brükselin.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Güçlüdür o yargıçlar yargılıyız aldanmaya
Bankalardan uçaklarla roketlerle geliyorlar
Uyandığını duydular mı halkın gerinerek
İniveriyorlar ossaat tepesine
Tutulmuş paralı askerlerle.
Kongo bir halk ormanı değil artık
Kanlı sürgün avı doyumsuz çıkarların.

Vurdular seni Lumumba
Vururlar bizi.
Vuruyorlar o karanlık ırmaklarda
Ormanları delip geçen namuslu hançer ışıltıyı
Kara sıcak senin kanın akar Afrika gecesinden
Yağlı pırıl pırıl yüzleriyle iş adamları
Çil paralar atıyorlar dünya radyolarından
Düpedüz dilini tutmuş insanlığa.

Güçlüdürler, güçlü onlar: Kongo zengin,
Ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
Dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar
Aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var?
Asyada, Afrikada, Güney Amerikada,
Perulu kızlar, Viyetnamlı oğullar
Ve sen Lumumba
Bedeni delik deşik zenci baba!

11
Oct

Aşkın Mevsimi

   Posted by: admin    in Celal Kabadayı

I.sonbahar

gökkuşağının altından geçti çocuklar

adam şapkasında saklanan

sonbaharına uzandı

parmağını bıraktı bayan ö.

Boynunmdan öptü

Beyaz bir tay geçti beni

Yaprağın hışırtısı aşkın dili olsun dedi

Sonra döküldüm cümle boşluğuna

II.kış

babam

dar kapılarda rakı suyunda

bir şiire oturuyorum

sevgilim aşkı soyuyor

ben yüzünü siliyorum

cümle düşüyor

filiz,

bütün kış yalan söyledi

yüzünde üşüyen kentler

alkolsüz denizciler, ay ışığı

tanıdığım hür denizler vardı

birini unuttum

üç adı daha vardı

bulut mevsimleri sayıyor uzakta

aşk çıkmıyor kış

III.ilkbahar

beni oyalayan gün

uykulara ağlayan bahçe

adımlarımı biriktirdim size

yalan söyleyemezsiniz

oturup bekleyin

suya girer gibi giriyoruz aşka

kimse görmesin dilim beninde

benin bir dünya göğsünde

annenden

alev,

seni unutulan yüzünü

ben çaldım

kuşların göğsüne baktığı yerde

IV.

gölgesi uzun çocuklar vardı

kısa çoraplı kadınlar

güneş portakal ağacında asılı

yaz suda oğlunu yıkıyor

çorabını çıkar, sudyenini as

biz aşka gidiyoruz bu yağmurda

ayça

ayağını uzat, nisan geçti

orman serin, mevsim yaz!

11
Oct

GECE

   Posted by: admin    in Karışık

Çekmecelerde saklardım hüznümü
kuşların kanatlarında birer anı
size çalışırdım, çok ölürdüm
Ay, kendisiyle oynayan kelebek
ben, sizsiz takvimi karıştırırdım…

Annemi babamla aldattım dün gece
silik fotoğraflar içinde yalnızdım
ölmeye çalıştım biraz, yüreğim elvermedi
ben seni sevdim, seni sevdim
kalbim başkasına izin vermedi.

Sanki eskiyorum, ölüyor muyum ne?
Hayatımdan bir kılcal damar daha eksiliyor
eşyalar üstüme üstüme geliyor
ben sana gidiyorum; olmuyor!

11
Oct

ISLAK KÜL

   Posted by: admin    in Celal İNAL

Bu kadar gökle yetinmemeli
Beyaz rüzgârlar aramalı
Ya da
Çamur selinde sürüklenmeli….

Islak kül biriktiriyorum sıfıra doğru giderken
Alkış, o beyaz gürültü ellerin arasından çıkan
Yaldızlı çerçevelerin içindeki yasaklar listesi
Biter törenler bir gün aşırı can sıkıntısı kalır
Yenmek ve yenilmek için yeni bahaneler aranır

Kendisini sorun çözmeğe adamış adamların adımları yorulur
Yaşlı mevsimler gelir, heves güzün alnında sarışın bir yaprak olur
Gölün huzurunu kaçırır sektirilen taşın sıralanan dalgaları
Moda sözcükler, kof ahlak ve ürkek bakışlı kadınlar unutulur

Islak kül biriktiriyorsun sıfıra doğru giderken
Biliyorum unutulur eldivenli uşakların zorunlu uysallığı
Intihar sevicilerinin yeşil renkli kalemle yazdığı adları
Cebimde taşıdığım kibrit, o yangın çıkarma tutkum
Bir klavsenin çığlığıyla irkilişi yalnızlığın elbet unutulur

Su sıvası dökülmüş duvarların nemli burukluşuyla
Gri saksılarda domates yetiştirip siyah saçlarını uzatan
Mahpusların hücrelerine konuk oluyorum unutmadığım mektuplarla
Kalemlerimin tümünü apansız sebil ediyorum gardiyanlara hınzırca

Islak kül biriktiriyorum sıfıra doğru giderken
Saten dokunuşların sızısıyla uyanıyorum
Her gece biraz daha acımasızlaşıyor karanlık
Cinayet girişimi gibi sabahın küfürlü yüzü
Burdan öteye yol yok diyorlar, bağırıyorum

Dargınlığı uzun süren babaların suskunluğu kadar büyük
Uykusuz gecelerde üşümek ve düşünmek kadar kaçınılmaz
Kış kadar giyinik, karakol kadar çıplak
Zaman kadar soyut, zaman kadar gerçek

Biraz daha gök, daha gök, gök! ..

11
Oct

Kış , 1965

   Posted by: admin    in Carlos Drummond De ANDRADE

“gece kurda aittir”
E.Batur

“Kurdu vurmuşlar”, dedi.Babamdı.

Babam bir kardanadamdı.

Siyah bakışlarında kurdun ölüsü

gece boyu dinmeyen uluması.

Ulumanın, ayın altında

lacivert kar ovası

Annem , koynunda ben, harlı bedenimizle

karlı paltosunun içine girdik onun.Ağladık.

“Nerdesin sen!Sakalların batıyor yüzümüze.

Nerdesin! Hızla unutuyoruz.Kardanadam!

Senin ölü,kurt yüzün hızla eriyor.

Kar altında taş Bulgar evi, şehirler

yağmurlar, Türkiye treni, küf kokan

Arda sigarası, uçar kızaklar, bu zaman

jeneriği, gazoz köpükleri, boz menderes nehri

cenazeler, kedi ürpermeleri, Ateş oğlum

giriyor karlı paltonun içine!”

Kurt uluyor. Sarı kedimiz

korkumuzdan boşalan

bir ışık yumağıyla

oynaşmaya başlıyor. Artık ağlamıyoruz.

Kurt uluyor.(…) Efsanemiz!

Ah, her şey beyaz zamanın

hızla değiştirdiği bir resimden ibaret.

Sabaha kurdun ölüsünü görmeye gittik.

Deliorman suskundu.”Karlı kayın ormanı”m.

Kan pıhtısı buz tutmuştu.

Orda öyle sarışındım ki babam

ulaşılmaz korkuma aşık olmuştu;

kurdun ölü bakışına tutulmuştum.

“Bak!”dedi.(Zamanı gösteriyordu bana.)

Bir karaca koşuyordu. Dondu. Bize baktı. Yine koştu.

Ters yöne bir unutuş hızıyla

Ağaçlar koşuyordu.

Ah, bu beyaz resmekadife bir

“Geyikli gece”karışıyor

evimizin lacivert duvar halısından.

Salıncak beşikte kardeşim uyumuşken

Kurt-gece ulumaya başlıyor yine.

Ölüm, geceyi dinliyor bizimle, kedimiz

patisiyle o ışık yumağını tutmuşken

ölüm

horlanan bir üvey kardeş gibi

saçlarımızı okşuyor sakınarak.Şefkatle

üstümüzü örtüyor. Kurdun ıslak

sakalları batıyor uykumuza.

11
Oct

ŞİKAGO

   Posted by: admin    in Uncategorized

Dünyanın Domuz Kasabı,
Araç Yapımcısı, Buğday Yığıcısı,
Demiryollarının Oyuncusu, Yük Taşıyıcısı Ulusun;
Fırtınalı, dayanıklı, gürültülü şehri
Geniş Omuzların:

Bana senin kötü olduğunu söylüyorlar, inanıyorum onlara, çünkü
gördüm sokak lambaları altında köy delikanlılarını baştan
çıkaran boyalı yosmalarını.
Bana senin düzenbaz olduğunu söylüyorlar, Evet öyledir, diyorum;
çünkü gördüm yeniden insan öldürmek için başıboş dolaşan
katillerini.
Ve bana senin acımasız olduğunu söylüyorlar, ben de şu karşılığı
veriyorum onlara: Evet, sorumsuz açlığın izlerini gördüm
yüzlerinde kadınlarla çocukların.
Ve böylece verdikten sonra ağızlarının payını yeniden dönü yorum
bu benim şehrimi küçümseyenlere ve küçümseyerek diyo rum
ki onlara:
Gelin başka şehir gösterin bana böyle başı dimdik, övünçle türkü
söyleyen, dipdiri, kaba saba, güçlü kuvvetli ve kurnaz.
olduğu için.
İş üstüne iş bitirmekten kan ter içinde sunturlu küfürler savuran
bir babayiğit bu o küçük miskin şehirlere göre;
İleri atılmak için dili bir karış dışarda bir köpek gibi azgın,
yığınlarla karşı karşıya gelmiş bir vahşi kadar kurnaz,
Başı açık,
Kürek sallıyan,
Yıkan,
Tasarlayan,
Yapı yapan, parçalayan, yeniden yapan,
Duman altında, ağzı toz içinde,bembeyaz dişleriyle
gülen,
Yazgısının korkunç yükü altında bir delikanlının umursamazlığıyla
gülen,
Hiç savaş yitirmemiş bir savaşçı nasıl gülerse, öyle
gülen,
Bileğinde nabzı, kaburgalarının altında halkın yüreği
attığı için övünen ve gülen,
Övünerek Domuz Kasabı, Araç Yapımcısı, Buğday Yığıcısı,
Demiryollarının Oyuncusu ve Ulusun Yük Taşıyıcısı olduğu
için, yarı çıplak, kan ter içinde, Gençliğin o fırtınalı, dayanıklı
ve gürültülü kahkahasıyla gülen.