Posts Tagged ‘aşk’

11
Oct

KEDİLERİN ALIŞKANLIKLARI

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Kayboluşumun beşiğini sallıyorum bu akşam
Büyüyor yavaş yavaş
Sırtında parmak izleriyle zamanın
Bir tekir kedi ile beraber
Seyrediyorum hayatı:
O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
Son zikrin halkası
Allah’ın son hatırası
O bizim kaçırdığımız fırsattı
Uğurböcekleriyle parmak uçlarında
Küçümsedi hep ona olan aşkımı
Gözünün yaşına bakmadan şimdi ben
Kovuyorum ihtiyarı

11
Oct

KURBATİ

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Gece lambası kırmızı bir kadın yapıyor beni
Oysa limon ağaçları bahçede küçük sarı güneşler taşıyor.
Dokunsam bile onlara yanmam. Ne tuhaf!
Bir oyuncak ayım vardı, ismi Işıldak.
Bir kızkardeşim vardı saçları simsiyah
Ne tuhaf böyle hatırladıkça herşeyi,
Ağrı Dağında saçlarımı karla yıkamak.
Kırmızı bir mum olsam yakışırdım şamdanıma
Oysa çok üşüyor ellerim bu akşam…

Martılardan duygulanmadım hiç, ne tuhaf!
Ben belki denizden bile eski biriyim.
Başka isimler bulmak isterdim martılara
Kirloş mesela kirloş desem artık onlara.
Kasapların perdeleri boncuktan
Et. Kan. Ve o boncuklu şıkırtılar
Ne tezatlı bir şey, ne tuhaf
Ne tuhaf acıyla hiç konuşmamak.

Gece lambası kırmızı bir kadın yapıyor beni
Herşey şimdi itiraf edilmeli:
Kocam bir çingeneydi.
Eşiniz bir çingene mi hanfendi? diye sorarlardı.
Hayır efendim derdim, hayır eşim bir sanatkardır.
Eski yırtık gecelikler, eski yırtık çarşaflar
Eski, yırtık bir sızıyla sevişirdik.
Herşey şimdi itiraf edilmeli:

Bir picaması bile yoktu benim kocamın baylar.
İnsan çingeneyse, yani ruhu çizgiliyse
İnsan acıyla yalnızca sevişebilir baylar!
Soruyorlar. Soruyorlar:
“Ellerin neden titriyor sevgilim”
Bilmiyorlar doğmadan öldürdüğümü üç-beş çingeneyi.
Üç-beş dünya kaldı artık aramda dünyayla
Artık açıklayamam bir türlü.
Ne tuhaf geçmişim kırmızı bir kadın yapıyor beni.
Herşey şimdi itiraf…

Bulurlar sabaha siyah, çirkin bir balık olarak
Açıklayamazlar artık beni bin türlü.
Bilmeyecekler, bilmeyecekler bir çingenenin
İsmini vererek kendime öldüğümü.
İsmim…İsmim…İsmim Kurbati.

Aralık ‘97
Ludingirra 5, Bahar 1998

11
Oct

MR.PARKİNSON

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Hergün uzak ülke kırpıntıları dökülür
güneşin ceplerinden. Yoksul aile babası
cebi gibi biraz kasvetli ve susam kokulu.
Sanki gretagarbo artisti ölür gibi
gün batana dek karabasanlar dolaştırır
sokaklarda hırdavatçılar, gecenin her
köşesinde sarhoşlar gündüzü kusarlar.
Güneş vergi iade zarflarında saklanır.
Ucuz elbise askılarında tiril tiril
amortiden bir deniz sallanır.
Sabaha karşı nemli bir ıslık, bir
köşede siftinip duran sokak
kedilerinin tüylerini tarazlar.
Yampiri bir yağmuru seyreder
dizilip rengârenk, pis kediler.
Boyozcular, elleri yağlı, gözleri
yağlı, gönülleri yağlı pis adamlar.
Güvenoyu alamamış martılar
Kemeraltı çarşısına alışverişe
çıkarlar. Otuziki yerinden
bıçaklanmış aşklar damlar
gözlerinden. Kulenin altında
bekler her öğlen Mr.Parkinson.
Bu şehirde adamın biri
her öğlen bir deprem bekler.

11
Oct

POLLYANNAYA MEKTUPLAR 4

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Muhabbet kuşumuz öldü
Arkasında uçuşan tüyleriyle mavi bir sonbahar bırakarak
Biliyorsun ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman
Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna

Uyumadığım gecelerin sabahında
Göz altlarımdan mor çocuklar doğardı
Mor çocuklarıma ninni söylerdi sabah ezanları
Fırtınada ters çevrilen şemsiyelere benzerdi
Duaya açılan avuçlarım
Avuçlarıma kar yağardı
Kimi zaman tipi…
Kaç kere avuçlarımda mahsur kaldım.
Bir kaç kış geçti Pollyanna
Ben hep mahzun kaldım.
Kocaman bir kardan adam yaptı içime bir çocuk şair
Tuhaf şarkılar mırıldanarak:
Şiirime kenar süsü olsam ben
Bir kenar süsünün gülü olsam ben
Sarı deftere tuttuğum bir günlük
Aşk olsam ben…

Sonra yazları
Yaseminlerle sarmaş dolaş bir balkonum oldu
Balkon yaseminlerle sevişirdi
Yaseminler yaseminlerle sevişirdi
Rüya hülyayla sevişirdi.
Ben o beyaz ve güzel kokan çadırın altında
Geceyle sevişirdim.
Bir davet gibi otururdum balkonda
Beyaz bir örtü gibi sarardım acılarımı başıma
Ben sevgilisi çile olan bir gelindim Pollyanna
Gel derdim gel, kim olursan ol yine gel…
Çiçekli bir düğün davetiyesi gibi otururdum balkonda
Yıldızlar ürkerdi, titrerdi davetimden
Ayın etrafında beyaz bir hale dönerdi.
Bileklerimi uzatırdım çıplak, beyaz ve ince
Işıktan bir kelepçe istedim yüz görümlüğü olarak Pollyanna.
Secde eden alnımı.
Şarap içen dudağımla öpmek istedim.
Dizlerimde ve dirseklerimde nasır tutan arayışımı
Beyaz bir merhemle ovmak istedim.
Beyaz bir günahtır aramak kimi zaman Pollyanna…

itiraf etmek gerekirse
Domates-biber biçiminde tuzluklar aldım pazardan
Kalp şeklinde kül tablaları
Kalbimde söndürülmüş birkaç sigaradan kalan kül
Yetmezdi yeniden doğmaya.
Orhan Gencebay dinledim itiraf etmek gerekirse
Bedelini ödedim ama Pollyanna
itiraf artık tedavülden kalkmış bir kağıt para.

Hayatım bir mutsuzluk inşaatıydı Pollyanna
Çimento, demir. çamur…
Duvarlarımı şiir ve türkü söyleyerek sıvardım.
En üst kattan düşerdim her gün
Esmer bir işçi gibi dilini bilmediğim bir dünyaya
Hayatım bir mutluluk inşaatıydı Pollyanna
Sana ve mutluluğa yazılmış mektuplarıma
Cevap beklediğim zamanlarda.

Benim bir köyüm olmadı.
Hiçbir şehir karlı sokaklarıyla bana
Pazen gecelik giymiş bir anne gibi sarılmadı.
İstanbul’u evlat edinsem
Benimsemezdi nasıl olsa otuz yaşında bir anneyi
Yüzyıllarca yaşamış bir çocuk olarak.
Mütemmim cüz olamadım hiçbir aşka Pollyanna
Bir kitaba bir cüz olamadım.
Yukarıdan aşağı, yedi harfli battal boy bir intiharı denedim.
Hiçbir bulmacayı tamamlayamadım.
Bir kediyi okşasam ellerim yumuşardı
Biri okşasam bir yumuşardı.
Bire”BiR” olamadım.

Fırfırlar olmalıydı oysa hayatımın kenarında Pollyanna
Kırmızı puanlı bir şiir olarak uyumalı, mor puanlı uyanmalıydım.
Pişman olmamalıydı orada olmalarından yeşil farbelalarım.
Bir çingenenin çıkardığı dil olmalıydı şiirlerim.

Sana bu son mektubu,
Artık senden mektup beklemediğimi söylemek için yazıyorum Pollyanna
Son şiirini yazmaya cesaret edememiş bir şair olarak

11
Oct

SİZ AŞKTAN Ne ANLARSINIZ BAYIM?

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum…
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

11
Oct

ANNEMLE İLGİLİ ŞEYLER

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Sevgili Anneciğim

Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi
Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.

Şimdi mucizevi bir yerdeyim
Muc’un ucuz evinde
Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
Duvarlara hep senin resmini çiziyor
Dili geçmiş zamanda birçok resim,
Hep gülümsüyorsun
Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
Durmadan soluyormuş gibi.

Hatırlar mısın?
Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum.
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi

Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya
Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
Bir ton rüya çıtırdarken
Sen kar yağmadan önce başkaydın,
Kar yağdıktan sonra bambaşka.
Sanki hep buluğ çağındaydın.
Kuşlar zaptederdi sonra her yeri, sabahları
Binlerce kez söylerlerdi, söyleyeceklerini.
Bizim hiç anlamayacağımız bir şeyi.

Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı.
Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar…
Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.

Ben bu eve Muc’un ucuz evi diyorum.
Yokluğunda böyle oldum.
Mucize öldükten sonra, buraya taşındım.
Ve inan
Muc bu evi bana ucuza verdi.

Yaşasaydın, hayatının ortasına
Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
diye başlayan bir çocuk romanında…
Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi
Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
bu acımasız ölü anne sesini.

Şimdi mucizevi bir yerdeyim
Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda
Ve çok ağır ilerliyor.
Yüzümdeki çillerden başka
İsyan eden biri yok hayatımda.

NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım.
Onları Muc’a evin karşılığında verdim
Çok ucuza.
Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
Anne.

11
Oct

ÇİÇEKLİ ŞİİRLER YAZMAK İSTİYORUM BAYIM!

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

“Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak”
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

“Gün akşam oldu” diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kâse dolusu suyun içinde
Rengârenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da “organzm gıcırtıları” oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
“Sofi’nin tercihini” seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

11
Oct

KALBİMİN EN DOĞUSUNDA

   Posted by: admin    in Demyan BEDNIY

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda
içimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy
Birkaç köy sular altında
Kalbimin doğusu,
her resme güneş çizen bir çocuktu.
Gam yükünün kervanları yürürdü dudaklarımda
Kavruk ve çatlaktı dudaklarımın toprakları
Ölümün ötesinde bir köy vardı
Orda, uzakta, kalbimin en doğusunda
Şimdi bana yalnızca
Dertli türkülere duyduğum karşılıksız aşk kaldı

Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam
Yorgundu oysa
Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan.

Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.
Okyanusları mavi olmayan.
Benim için hayat,
Kalbi kalpazanlıktan kırk sene yatmış çıkmış bir adamdı.
Geçmişim acıyor şimdi, yalnız benim değil
Benim ülkemin geçmişi de acıyor mesela.
Bilirdim oysa ilk badem ağaçları çiçek açar baharda.
Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını
Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara
Bir gül parasına satardı.
Oğlan kıza bir gül alsa
Bilirdim odur en kırmızı zaman.
Adına aşka diyorlardı
Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.

Kim bir şairi kırsa
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
Bilirim kim dokunsa şiire
Eline bir kıymık saplanacak.
Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman
Yorgunum oysa
Durmadan kendime bir tunç ayak aramaktan.

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda
Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla
Kediler gibi mırıldanarak.
Alkolden bir denize bıraktım kalbimi
Kırmızı bir sandal gibi
Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla
Avuçlarımla konuştum
Allah büyüktür diyen insanlar gibi.
Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi
Yumuşak ve kremalı konuştum onunla.
Boynumda leylaklar açardı baharda
Mor ve pembe konuştum karanlıkla
Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim
Sözler vardı içimde işe yaramayan
Sözlerle konuştum karanlıkla…
Önce söz yoktu kalbimin en doğusunda
Sözler…
Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan

11
Oct

BİR YANLIŞLIK OLDU

   Posted by: admin    in Davut SULARİ

bir yanlışlık oldu, büyüdüm;
hiç çizgi roman okumadan,
futbol oynamadan. daha tekerlemesi bile
bitmeden masalımın, korkulara sürüldüm.
bu uyku tünelinde geçti çocukluğum.

saatim yoktu. ölçemedim ömrümü,
her doğum günüme bir müzik kutusu kurabildim.
otuz yıl öncesine randevu verdim kadınlara.
kimseler gelmedi. bir yanlışlık oldu, bekledim,
bir parantez içi gibi kaldım geçmişte.
son baskıya yetişmedi umudum.

bir itiraz dilekçesi buldum kendime
müzik, sinema ve edebiyattan; içime iğneledim.
bir yığın “maddi hata” bulundu düşlerimde.
aşk bir ağır ceza suçuymuş, bilemedim.
bir yanlışlık oldu, öldürülmedim.

param yoktu, yalnızca bir kap mide spazmı
alabildim. en yoksul kafiyesi oldum çağımın.
güncelleştirilmemiş bir yazıt gibi yaşadım.
bir yanlışlık oldu, büyüdüm. ta başından
yakalandım hayata; mağara resimleri çizerken
rahim duvarlarına annemin.

11
Oct

KARLA GELEN

   Posted by: admin    in Davut SULARİ

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
yine de bir yarın… ilk o zaman anlamıştım
bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.

alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
sulara düşmek bir ateşin ağzından,
yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
ve ansızın çatlatabilmek zamanı
en ağır yerinden.

yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
beynindeki canavarı mı öpmüştük
kentin bütün “kitap yüklü merkepler”inin?”1
ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü
ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
yerin altında artık bir aziz
kent maketi kurduğunu.

o gece ilk defa, aşkın bu kente
yenilmediği bir yerdi sokağımız.
ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık
unutulmuş bir uçurumu emzirirken.

lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.

sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
oysa bilirsin nicedir
bir yağmur bedduasıydı aşklar
ve her şey ne kadar da aşağılıktı.

geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu
karadeniz kokuyordun… sendin elbet hayatın
altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
tehlikeyle sıvayan kadın.

gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
salıncağa binmiş bir zerre gibi kimbilir
kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
bedenimi almıştım koltuğumun altına.
donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
“böyle olmalıydı ve oldu işte.” 2

tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
bütün avcıları peşine takacak kadar
çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın
bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
kapıda kalıyordu yine de bir yarın.

belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
kalmasın diye eyleminden…

o gece anlamıştım: her yerinden yüreği
taşan bir kadındır bir şaire gereken;
bir karla gelendir, bir kardelen.

………………………………………..
1 Muhammed’in, bir hadisinde, öğrendiklerini yaşama
geçirmeyenler için kullandığı benzetme.
2 Ahmet Telli’nin bir dizesi.

11
Oct

Düşümdü Gece

   Posted by: admin    in David IGNATOW

biz üç kardeştik camlar kırılmadan önce

avlusunda ağaç olmayan evlerde büyümüştük

uğursuz bir kıştı. belki aralık

zemheri derdi, olaydı annem

görmemiştik daha önce evlere giren bir yağmur

kızıl bir aşk. kızıl akşam. büyüyorduk usul usul

taşkın bir kederdi oysa yalandan dua ve gece

bir şey var, tutunup bırakmayan

hem benim hem değilim ben

öyle ki güz deli gibi

çarpıyor akşamlarıma

biraz daha düşünsem

diyebilirim kardeştik. düşümdü gece

sonra ayrıldık şehirden

o adres de yitip gitti o sel de

gırtlağında iki ölü bir yaralı. bitti, diyordu küçüğü

buz tutmuş göl kıyısında yırtık ev fotoğrafları

öyle hatırlıyorum beynimi zorladıkça

biz hiç tanışmadık belki de

savaşa da gitmedik

bilmedik nasıl akar, nasıl donar sıcak kan

birdenbire bir sus gibi ellerimiz ağzımızda

susmadık da

ne zaman devrilse bir ağaç

zaman kırmızıya çalsa

biz üç kardeştik. öyleydi. yırtıldı karbon kağıdı

var mıydı çağrılacak bir adımız, bir rengimiz

bir şey işte. ne bileyim

uyandır beni ey hayat. içimde bir kuyu bul

çünkü üç kardeştik biz. öyle hatırlıyorum

11
Oct

HEZEYAN

   Posted by: admin    in David IGNATOW

örülü saçları çözülüyor gecenin içerime
sıcak bir sihir gibi dokunuyor sözcükler
okşamayı bilmeyen elleri ünlemlerin
şaşkınlık bulaştırıyor her yerime

ellerin düşüyor hayalime bir uzaklığı aşarak
ayakları çıplak çocuklar çalıyor kapımı
ve çocukluğum kadar unutulmaya hazır hepsi
yankısı düşerken üzerime eskiyen günün

bir gidip bir geliyor hezeyan…

11
Oct

SESSİZLİK

   Posted by: admin    in David IGNATOW

kadının üstüne düştü gece
hep dedi, hep mi izler gece gündüzü
ışıkları sönünce yıldızların
mavi bir ırmak gibi akmaya başlayınca karanlık
hep mi oyuncak olacak şekilsiz bulutlar
zamanın beşiğinde anıların uykusu
nasıl teselli bulacak bugün dün için

kadın üstüne düştü gecenin
hep dedi, hep mi sayıklamalarla çoğalır uyku
ince bir ip gibi dizilirken gözyaşları
önce sözcükler mi terk eder bir aşkı
hep mi örgüsü değişecek hayatların
acının sarkacında bir gidip bir geliş
nasıl tamamlanacak ikiye bölünmüş kalp…

11
Oct

Sabah Suları

   Posted by: admin    in Dağıstan KILIÇASLAN

ezanla kaybolur gece
kahvaltı sesleri çıkarılır dolaplardan.
aşksız bakar adam kadına,
farkındadır. yine öyle bakar.
camdan buğuyu karalayıp
duvarda yürüyen kediyle
göz göze gelir.

gözlerini kaçırıp
sokağa iner kedi,
sıcak suyun betona dökülmesidir
ayaklarının kibar ifadesi.

paşa çayına itiraz eder çocuk
her şey yolundayken.

duvardaki evlilik resmi
karşısına gelip durur,
artık fotoğraf çektirmeyen
mutlu değildir. yalnızdır!
diye düşünür kadın. farkındadır.
yine düşünür.
ılık bir su gezinir kapı önlerinde.

kapıyı açık bırakır adam çıkarken.
bir köpek girer sokağa,
yüze değen ilk soğuk su gibi
tehdit eder mahalleyi.
farkında olmadan.

11
Oct

Yeni Su

   Posted by: admin    in Dağıstan KILIÇASLAN

zamansız ıslanıyor balkon,
mandalın tutamadığı su çamaşırda.
bir çocuk. sokaktaki odasından
kırlangıç yuvalarını bozuyor.

oysa su misafir odasına doluyor
alışmadık bir sesin taklidiyle.
-sanki katlanmış
fanilanın huzur veren yalnızlığı. misafirin odası:
başka kentten evimize ilişen karantina.-

oğlan saçlarını kuruluyor. ağzında
sıcak bir motor sesi. odaya bakıyor.
sokaktan bakınca bakmak
bizim harcımız değil
yeni suyu eskisinin yerine koymak
güpegündüz
kimselere görünmeden.

böyle yer ediyor rutubet ve koku
halı bu yüzden havalanmada
balkonu sokağa çekiyor.
baba sokağı bilse de balkona acımıyor
misafir çıkıp dışarı bakmasın çünkü
başkası bakınca misafirlik işe yaramıyor.
çabuk kızıyor babam
-babaların kızdığı bilinir ya kulaktan dolma!-
yüzü değişiyor misafir konuşunca
elden ele hızla geçirilen gençlik fotoğrafları gibi
oğlanın yüzü yeni misafirlere benziyor.

çabuk kızıyor misafir
eski suyun yerine kendini koyuyor
güpegündüz.

zamansız kuruyor balkon
-aşağıdan bakınca kırlangıç-
hiçbir işe
yaramıyor.

11
Oct

AŞK ÜSTÜNE AŞK

   Posted by: admin    in Dadaloglu Dadaloglu

Zaman gelecek.
coşkuyla.
kutlayacaksın kendini varınca
kendi kapına, kendi aynanda.
her biri gülümseyecek ötekinin hoş karşılayışına.

diyeceksin ki, şuraya otur. Ye.
Kendin olan yabancıyı seveceksin yine.
Şarap sun. Ekmek sun. Yüreğini sun
yüreğine, yaşadığın sürece

seni seven yabancıya, başkası için
ihmal ettiğin kendine, seni ezbere bilene.
İndir kitaplığın rafından aşk mektuplarını,

fotoğrafları, umutsuz notları,
soy kendi yansımanı aynadan.
Otur. Yaşamınla bir ziyafet çek kendine.

11
Oct

KIRK DERECE

   Posted by: admin    in D. Fernandez CHERICIAN

I
yatay bir çekim var aramızda
bodoslama giden vapurlar gibi
aksak ve şişman, Vanlı bir kadın
yürüyor karşı kaldırımda
elinde iki kısa torba
kıvrılmış iki minik göz
hükmediyor evdeki boşluğa

II
anlamı yok bahçedeki gül ağacının
toprağa düşen tohumların
ağırlığınca kötülük sızıyor havaya
yatağa, leylak renkli çarşaflara

III
Vanlı bir kadın yürüyor
yaşlı ve çıplak, bir hayat
büzülüyor ayak uçlarında
iki minik göz hükmediyor boşluğa

IV
her kırmızı siyahtır gecede
parlaktır!
aramızda bir aşk var seninle
gölgede kırk derece

11
Oct

Kramp

   Posted by: admin    in D. Fernandez CHERICIAN

çok suskunuz kendimize
biraz da mahçup
unutulmuş çocuklar gibi azaptayız

ay zalimdir sevgilim!
aşklar da
bir çığlık gibi çömelmişiz hayata

en kötü yerlerimden sev beni
baştan başla yok etmeye
parmak izlerin
kara bir öfke gibi dolansın diline

çünkü iyilik geçicidir.

11
Oct

Kız Kurusu

   Posted by: admin    in D. Fernandez CHERICIAN

hayatıma giren bütün harun’ları saydım

kırmızı suratlı, hafif kambur, hatta babadan aksak

bir tek harun çıkmadı

isterdim elbet, yakası açık

vişne çürüğü yalanları olan izdivaç

kuyruğu çok uzun gelinlik…

akşam saat beşi gösterince, sıcak çorba yanında

fazla sirkeden kabarmış puf börekleri, nur topu bebekler…

tamda şurada, kurt sineklerini izleyerek geçirdim sabahı

tüy kadar hafif, arı kadar hızlı

geçti zaman dizlerimin dibinde

bir ara öper gibi bakmıştık birbirimize

yarım dakikadan az, zehre batırılmış ok

beyaz bir örtüye sıçrayan mürekkep gibiydi

ama bir tek harun çıkmadı karşıma

çatısı dar, aşkı geniş kadınlar anlar

bakır kazanın içindeki kızıl ateşten;

içmeden, sevişmeden, soluklarında günübirlik

kokuları taşıyan asılsız yarınlardan

isterdim elbet, çivit mavisi ceketle

belki de hint ipeği şalla mühürlenmek

ama bir tek harun çıkmadı karşıma

11
Oct

İnfilak

   Posted by: admin    in D. Fernandez CHERICIAN

Gittikçe düşüyorum düşümden
Islak bir yaprak gibi

ölüler şehrini aydınlatmışlar
daha çok acı için

çukur üzerine çukur
aşk üzerine aşk kazıyorlar

hep çocuklar görüyorum
çıplak, yalınayak

ölümün cinidir bu diyorum
karaya vurmuş cevapsız cesetlerle
kırmızı bir düşün terkisinde olduğunu sanıp
aldanırsın

bilirsin artık hiçbir rahibenin kutsal olmadığını
asılırsın öylesine… bir ağacın gölgesine.