Hangi ırmaktan akıyor yüreğinin bozaran sevdası
Hangi kolunda köprüsü var gecenin
Bir ucunda puslu gök bir ucunda sazlık, hasretle bilenen
Aynı ürperti aynı heyecan
Sensin boyun eğen acıya
Gizlenmez yaraları taşırken bedenin
Ömrümün genç yarısına
sıkmışım dişlerimi gözlerim kanayana kadar
çeyizimizde hüzün motifleri
göçebe bir ağıt göğsümün derinliklerinde
bu aşkın dönüşü yoksa
duman kırığı gözlerinde gecenin hıçkırıkları
kırık keman sesi ve adağım var
moraran hercai düşlerim ateşi delip ıslatır mendilimi
kalbime dolar -sonsuz uykuma- korkuya susamış yasadışı bir rüzgâr
bu aşkın dönüşü yoksa
suya düşer kokusu menekşelerin
deniz her zamankinden daha köpüklü
serçeler bi garip ötüşlüdür
martıları mavnalarla başka türlü danseder hamuruna sevgi katılmış bu dünyanın
küflü yüzler yok hiçlik de
hani ne derler gözlerinden öperim çocuk,gamlı sevda, şiir
ne’m kalır geriye gülüm seni alırlarsa benden
tiksintiler toplamı umutsuzluk sapağında ölüm
yüzün yakamozlanır akşam saatlerinde
kime çıkmaz piyangosu hüznün
belki de sombalığa en son
ve demir kırı bir taya
ertesi yasaktı, es vardı
bir tek uzun gecelerde
çıkrığında intihar edeceğim kuyu
zaman kuyusu, soluksuz ve ıssız
inip çıkar ölüm, durana dek yüzümdeki
sevişen kederlerle gülün gümü
adımdan çıkardım bir a
Boşlukta kemiklerin kanattığı karanlık: Sürekli,
geceye bölünen saatlerin asıldığı yer. Kıyı boyunca
çalınan sabah: Esrik tin. Sehpada unuttum başımı, us yitik.
Divansızların bembeyaz ayetleri gibi peşin hüküm giydik.
Gözlerim deniziğnesi.
Kırıl benliğimin benli gözenekleri
İçinde, sürgünlerin gizli sessizliği.
Alnıma dayarım güz görümlük ömrümü, seherin cılız eliyle.
Uzaktaki vahşi güle hüzün kokarım. Ve ölüm ardıma leke
düşer, gözlerimden çekilen sıcaklık korkuluk yüzümde
soğur soğur, iki kaş arasında yenilir kendine uzun yol.
Çiçek tüter düşler karanlığı kısıp pencerede
gök uçurtma çeker yıldız çölüne
Bir ışık örtüsü açılacak göğe, acılaşan gecede; suya ateş
düşüp kirpiklerime gömülecek, yüzüme sıkışmış erguvan
ölüleri. Dilenci kızlara serpinti yağmurun kırık sesi.
Ay batışı gözlere iki ezgi gibi hüzün çökerim, tetikte
yalnız kalan gölgemle. Sıkıntımın yıldız sefası, n’olur
kapatma kollarını, sakalıma basma sabah. Denk cepheli
çalışmalar ederi kadar başlık paramız, asmayın bizi.
Güvencin uçuşu, alabildiğine rüzgâr;
gez arpacık göz tetikte.
Ölüm açmazda bekleyen kuş seslerine sağanak: Bakire
umutlar. Görünmez viranlığım. Çiğ damlacıkları…
Soluğunda sevişen fesleğenlerin, üç kulaç kurşuni sudan
gözlerini saran kokusu; sendeleyen hoş bir yaşam,
inanç yüklü gülüşlerde. Gecenin sararmış mühründe billurlaşan
sessizliğe dolunay doğarım.
Düş artık yakamdan
güneş kırıklarına dadanan sevda.
Çiy doladım kasnağına gecenin. Işıksızlığın hep
yoksul yalnızlıklara çıkması doğurur o rüzgârı.
Giz dizilmiş çardaklar incir kokulu, çiçek hattı
gözlerine doğru. Kokunda korku. Kafka; mürekkebini
içtiğim mevsimsiz aşk. Ölümün önünde yayılan;
çıbanı yüzümün. Devrik yürek savunması ömrüm.
Yaşlı bir adam vurgun yemiş. Kuşlar. Düşler.
Kapılma saatleri, basamaklarında ateş yatan zaman
merdiveninin dik soluğuna. Ve çekip giden bir ben,
aynı denize, irkilen iskeleden.
İmgelerde yaşanacak aşk bırakmadım
Tüm güzellikler donup kalıverdi karşımda
Hüzün kaçıyor penceremden koşarak
Ölüm kayboldu geceye karışıp
Bir kolunda gözyaşı diğerinde acıyla
hüznün damlalarıdır sevgime yağan
dolduğunda çatırdayan kalbim uçurum yarıklarıyla
dilim dilim kesilmekte gözbebeklerim
sarkarak toza bulanan
işte o zaman
ışığına dolanıp düşlerinin göğsüne yatardım
karışık sesinle kanat çırpardı sesim
elllerine erir karışırdım ıslaklığına
eğirmek isterdim kestane saçlarını iğle saçlarıma
zorlu anlarımda çıkıp gelirdin hep yanıma
eziyetle yürüdüğün yeter
dökünüyorum yorgunluğunu bedenime
sarnıçlarda yağmurlar dinlenirken senin için
anne, gül et beni kederine
Alev soluklu insanlar görülüyor
Kapısız bir köy evinin
Geceye dönük penceresinden
Ağıtlar ölüyü soğuturken
Harfleri adının uçtu uçtu
Eskimez aşkımın gizlendiği çiçeğe
Kondu kondu ve her aşk dökümünde
Gecenin ıslanan yüzü gibi gibiler
Çoğu
Öyle bir sülb-i köpeğe çattırdı felek beni
Hak bilir ki her tüyünde yirmi bin şeytan yatar
Dev halimde kel kirpiye yutturdu felek beni
Burnunda leş kokar itin bıyığı kaytan yatar
Ayrılmaz mebusu milletin bir yudumcuk yal için
Ovuşturur pis elini ar’ında duman yatar
Pezevenklik şiarıdır para için pul için
Avradı yatmasa yere kendisi gene yatar
Böyle edepsiz çığırtkan elinde bir saz gezer
Mızrabında fitne fücur, perdesinde kan yatar
Bu doğarken kefereden ebe etmemiş nazar
Nasıl olmuş bu köpekte suret-i insan yatar
Bir bakarsın el göğsünde şah-ı merdanı anar
Göğsündeki her pamağın altında milcan yatar
Gözlerinin bebeğinde pisliğin mumu yanar
Gönlünde hara yapılmış her çeşit hayvan yatar
Böyle mülehhez şerefsiz bulunmaz her toplumda
Yatağında ortağı var kendisi hep yan yatar
Haysiyet neyine gerek, zikri fikri dumdumda
Ayağı yerden kalkarken namusu kaygan yatar
Derim ki ey Haydar’ı sevenler koymayın bu züppeyi
Onun kılsız kafasında kaç çeşit mervan yatar
Dost meclisi ahır değil sokmayın adam deyi
Her tüyünde lanet kokar, sözünde lanet yatar
Eskaza bir mezarlıktan geçse böyle namussuz
Ağa ölüsüne kadın satmaya plan yapar
Dua biçiminde hesap yapar geçer kaygusuz
Dünyaya geç geldiğine pişman yatar
Ey Mahzuni bu yezidden uzak tut yollarını
Varmak istediğin yolda ol şah-ı merdan yatar
Yeter ki can ile sev mevlanın kullarını
Bir canını onlara ver, uğrunda bin can yatar
Anadolu İslamıyım çok şükür
Cihat duran şeriata karşıyım
Her güzel inancın şeriatı var
Başlar vuran şeriata karşıyım
Allah’ın elçisi sevmez kıt’ali
Çünkü bunun çok büyüktür vebali
Olur ya efendim insanlık hali
Fazla soran şeriata karşıyım
Kitaba inandım yalana değil
Öfkem namaz kılana değil
İtikadım canlar alana değil
Kök koparan şeriata karşıyım
Şeriat ilk kapı doğru gitmektir
Şeriat hak ile yolu gütmektir
Şeriat kötüyü ıslah etmektir
Yoksa her an şeriata karşıyım
Şeriatta olmaz farklı düşünce
Düşünmek gerekir bilimce fence
Geçmişten bugüne böyle mi geldik sence
Bilime karşı çıkan şeriata karşıyım
Mahzuni Mevla’yı koymaz dilinde
Çağlayıp inledim aşkın selinde
Bir kaç şeyhin, bir kaç şahın elinde
Hüküm süren şeriata karşıyım
Bu ne biçim adelettir
Öldürecek zam fakiri
Açlık en büyük lanettir
Öldürecek zam fakiri
Dert mi yesin fakir hamal
Aman paşam bu nasıl hal
Boynunuzdan gitmez vebal
Öldürecek zam fakiri
Fakir kimden alsın murat
Karnı açtır asık surat
Senin karnın toktur kır at
Öldürecek zam fakiri
Zam zengine dokunmaz ki
Zerrece içi yanmaz ki
Böyle millet uyanmaz ki
Öldürecek zam fakiri
Kimi duldur kimi yetim
Öyle büyüktür milletim
Taraf tutuyorsam itim
Öldürecek zam fakiri
Mahzuni bu dertler derin
Aferin bey’ler aferin
Vay haline vay köylerin
Öldürecek zam fakiri
İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Aramızda dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ölmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet sıralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Dost beni düşürdü elin diline
Güldün Mahsuni’nin garip haline
Mervanın elinde paralansa da
Gittim mahkemeye arzuhal için
Bey dedi boynunu büktü yürüdü
Bir küfür yedi ki oldu o biçim
Şey dedi boynunu büktü yürüdü
Çekti topukları kahveye vardı
Çürük tabakadan bir tütün sardı
Niceden sonraya garson çağırdı
Çay dedi boynunu büktü yürüdü
Babası yaslandı durdu duvara
Çoban gidiyordu ulu davara
Şöyle döndü baktı apartmanlara
Vay dedi boynunu büktü yürüdü
Gidemedi kaldı kendi yolunda
Kimse yoktu baktı kendi halına
Velhasıl birkaç beyin dölüne
Bey dedi boynunu büktü yürüdü
Mahzuni gerçeği bulmalı insan
Savaşlar olmasın dökülmesin kan
Eğitim kültürle uyansın her can
Aydınlık başını dikti yürüdü
Yürü bire yürü Mervanın dölü
Alemi ardından güldür de kurtul
Bir gün sorar sana Muhammet-Ali
Adamsan kendini bildir de kurtul
Başıma belalar getirmedin mi?
Gizli gizli ömrüm bitirmedin mi?
Köşkünü ben yaptım oturmadın mı?
Bari sarayımda çıldır da kurtul
Ben ayrı kalamam gül yüzlü dosttan
Haraç aldın ağzımdaki nefesten
Üzülerek yaptım bağ ile bostan
Senin gibilere yoldur da kurtul
Bir kara kargasın gezme bu bağda
Rezil ettin beni senden ziyade
Eğer hıncın inmediyse dünyada
Mahzuni Şerif ‘i öldür de kurtul
Yürü bre Osmanlının ovası
Dağlarına çadır kurulur bir gün
Kolay mı dağıtmak yiğit yuvası
Bunların hesabı sorulur bir gün
Kapısı uşaklı beyler nic’oldu
Yeyip de içtiğin köyler nic’oldu
Omuzunda oklar yaylar nic’oldu
Korkarım ki yaylar gerilir bir gün
Ağlama Mahzuni yiğit ol n’olur
Her akşamın sonu sabahla gelir
Sanma ettiklerin yanına kalır
Sana da bir çorap örülür bir gün
Uzaktan yakından yuh çekme bana
Sana senin gibi baktım ise yuh
Efendi görünüp bütün insana
Hak’kın kullarını yıktım ise yuh
Ben hoca değilim muska yazmadım
Ben hacı değilim Arap gezmedim
Kuvvetliyi sevip zayıf ezmedim
Namussuza boyun büktüm ise yuh
Ne demek efendim bey ve amele
Fakir soymak yakışır mı kemale
Rüşveti hak bilip her dakka hile
Yapıp yapıp kafa çektim ise yuh
Bu kadar milletin hakkın alanlar
Onları kandırıp zevke dalanlar
Diplomayla olmaz hakim olanlar
Suçsuzun başına çöktüm ise yuh
Mahzuni’yim benden başlar asalet
Asiliğe paydos bey’e nihayet
Şu insanlık derde girerse şayet
O’na yar olmaktan bıktım ise yuh
Yuh yuh soyanlara, soyup kaçıp doyanlara
İnsana kıyanlara, yazık şu uyuyanlara
Ademin Merihe gitme çağında
İnsanın taptığı puta bak puta
Bilirim ki dünya lezzet doludur
Karganın yediği duta bak duta
Aşıkların sözü hep enel haktır
Vallahi billahi yalanım yoktur
Onu yakasında gümüş gömlektir
Senin yakandaki bite bak bite
Ölü insanlardan keramet olmaz
Ölmüş insanlardan şefaat gelmez
Aya gidip gelmek marifet olmaz
Daha güneşten öte bak öte
Mahzuni değildir hazreti mervan
Bizden ayrı değil hak ile şeytan
Ne olursa olsun gider bu kervan
Ardımdaki üren ite bak ite
İnce bir kar yağar
Fakirlerin üstüne
Neden felek inanmıyor
Fukaranın sözüne
Öldük öldük biz açlıktan
Yapma ağam n’olur n’olur
Adam mı ölür? Okul olunca
Yol yapılınca, çeşme olunca
Kendin bulunca, n’olur n’olur.
Sen anadan ben babamdan
Ağa doğmadık dostum
Gel beraber yaşayalım
Sanma ki sana küstüm
Yandık yandık, öldük öldük
Biz açlıktan
Yapma beyim n’olur, n’olur, n’olur.
Adam mı ölür? Yol yapılınca
Okul olunca, çeşme yapınca
Doktor gelince, mühendis gelince
N’olur n’olur n’olur n’olur.
İstanbul’un benzemiyor neden o Urfa’lara
Bir de sizler gelin bakın şu çamurlu yollara
Acıdır ki bu yüzyılda düştük biz ne hallara
İşte durum, işte yorum kızma beyim n’olur.
Öldük öldük biz açlıktan
Yapma ağam n’olur
Adam mı ölür? Asfalt olunca
Yol düzelince
Sağlık gelince
Okul olunca
İnsan gülünce
Dost sevinince
N’olur n’olur n’olur n’olur.
Mahzuni’yim duyun artık şu haykıran sesimi
Okuyun tarihi görün insanlığın hasını
Birgün siz de görürsünüz dünyanın gidişini
İşte yaşam, işte insan, işte doğa gör bunu n’olur
Bizler gördük, yapma ağam n’olur
Adam mı ölür? İnsan sevince
Karın doyunca
Sağlık olunca
Paylaşılınca
Doktor gelince
Yol yapılınca
N’olur n’olur n’olur.
Yanmışım sultanım hilal kaşına
Gel buna bir çare bul “İmam Rıza”
Dünya kurban olsun o bakışına
Gel bana bir tabib ol “İmam Rıza”
Siyah kaşlarınla tatlı sakalın
Usul basa bana gelsin vebalin
Sarılıp abaya o tatlı halin
Ağzında kapanmış dil “İmam Rıza”
Böyle bakma sultanım bana çok olur
Eğer küstüysen varlık yok olur
Güzel kirpiklerin bana ok olur
Bir kere yüzüme gül “İmam Rıza”
Sen bir cenazesin sen bir ağıtsın
Senin oğlun beni deli dağıtsın
Bana apaçıksın ele kağıtsın
Ne olur bağrıma gel “İmam Rıza”
Atamam efendim fikrime yayıl
Canım alsa bile benim Ezrail
Beş pençeyi “Ali Aba” bir de Cebrail
Yıkmış kanadımı gül “İmam Rıza”
Mahzuni Şerif’im yedi hırsızı
Gelip giden gönlüm bulmaz arsızı
Sizler onikiyi bizler dokuzu
Sayımı rakama ver “İmam Rıza”