Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…
Archive for August, 2008
Akşam Erken İner
Akşam erken iner mahpusaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpusaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe…
Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
“Kürdün Gelini”ni söyler maltada biri,
Bense volta’dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların…
Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cıgaram,
Bir duman, kendimi öldüresiye.
Biliyorum, “sen de mi?” diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpusaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
Sonbahar Rüzgarları
Güzel bir sonbahar günü
Yaslanmak çınara
Unutulursa yalnızlık
Gelirse mutluluk
Bu zamanda aşık oolmalı insan
Vakitli ya da vakitsizce
Hiç farketmez çıkıp gelmeli
Dağ sümbülleri gibi
Birden bire
Tutmalı ellerimi
Ne günah, ne yasak dinleyerek
Yıldızlarla sevişmeli
Geceleri
Yalnız aşk sonbahar sarhoşluğuyla
Bak o zaman uyanmak istemeyeceksin
Darıldığın bile rüyadan
Yapraklar arasında
Aşk yapmak buğulu bakan gözlerle
Kaybolmuş yılları vereceğim
Gecenin yıldızlarıyla geriye…
Kirpikler ve Kadın
Rüzgar bir gece takıldı
Gözbebeklerinin derinliklerine
Ve derin uykuya dalan kirpiklerine
Gece eğlence düşkününe benziyor
Dışarda delicesine yağmur
Sana sarılan beden
Titriyor soğuktan
Belli belirsiz sınırları aşarak
Denize ulaşıyor yaz sürgünleri
Titrek ve tutsak
Tüm duyguların evreninde
Sarhoşu seninle olmanın
Gecenin bir saatinde
Rüzgarlı bozkırlarda
Yasak karanlıklardasın
İçeri dışarı gibi
Kapkara ve ürpertici
Yağmur sonrası
Renksiz bulutları kovalarken
Değdi değecek yeryüzüne
Buğday saçakları gibi
Doplolu gözbebekleri
Gecenin…
Haveda Bulut
Havada yağmur sıkıntısı var
Kaleden tersaneye bakıyorum
Kurşuni bulutlar çökmüş
Sehrin üstüne
Bir beyaz güvercin uçuyor
Geminin güvertesinden
Ve sonra ıslık sesleriyle
Havalanıyor evlerin çatılarından kuşlar
Gözünü kar burümüş ovaların
Ölümü yüreğimde
Yaralar açıyor
İlk ateşti düşen yüreğime
Ölümüydü kardelenlerin
Sevgiyle toprağa
Karışmış eğilip öpmüştü
Çiçekleri…
Gece Uyku ve Sen
Gecedeki yıldızlar
Yıkanır koynunda
Gün kızıllığında toplanırken
Birer birer
Dolgun kızmemesi gibi
ışıklarıyla güneşin
Uykunun cilvesi kirpikler
Ter içinde sevişmeler
Gece, sen ve uyku…
Yollar
Varsın biraz da yollar çeksin benim cefamı
Artık verin çocuklar, artık verin asamı!.
Bir başka kainata, bir başka yurda yol var;
Siz örtünün garipler siz örtünün abamı!
Yorgun düşüp uzandım altında asumanın;
Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı.
Şahane manzaraydı dünya sınırlarında
Bir kubbenin rüku’u, bir zirvenin kıyamı.
Yükseklerinde ömrün dağlar, sular kovuklar:
Yükseklerin diliyle tekrar edin nidamı!
Dağlar lisana geldi, gökler lisana geldi;
Şerh oldu Mesnevi’den yıldız
Şerh oldu Mesnevi’den yıldızların kelamı.
Şeffaf mavinizden abdest alıp el açtım
Artık yakındayım, ey gökler, duyun duamı!
Sigara çeşitleri
Dolup taşar camekanlarda her çeşit sigara;
O eskidir, bu yeni…
‘En zararlı olan, hangi cinstir?’ dersen
Derim: ‘İçilmeyeni!’
Seni
Sana vermiş veren sulardan ses
Sana vermiş veren şiirden dil…
Yaratılmışsın ayrı topraktan…
Hamurun,toprağın bizimki değil!
Saçların var,ki başka türlü sarı
Gözlerin var,ki başka türlü yeşil
Yarı olmuş vücudun üstünde
Ne güzel şey çocuk yüzün ,çil çil!
Bu köpükler,bu dalgalar,bu güneş…
Hepsi birden diyor:’Geliş,serpil!’
Nefesin var,ki başka türlü sıcak
Gözlerin var,ki başka türlü yeşil
Mavi
Kayıklarla kayıkçılar
Dalgıçlarla balıkçılar
Bilirsin:ne ister,deniz!
Kendini bu isteklerin:
Yelkenlerin küreklerin
Altına seriver, deniz!
Balıkların,kandillerin
Ne varsa olsun ellerin
Bana mavini ver deniz!
Kanatlar
Yaşamaktan mı yorgunum,bilmem
Seni günlerce beklemekten mi?
Yine yoldan geyik geyik sekişin
Gün sönerken mi,ay batarken mi?
Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
Yine kalsın mı, dizlerimde başın
Yine koynumda can çekişsen mi…
Kim sorar,ey hayat,kim düşünür
Ki vakit geç mi yoksa erken mi?
Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
Gökte kanatlar bizimdi…bilmezdik
Bu hafiflik kanat mı yelken mi;
Anlamaz,anlamazdık Allahım
Böyle yekpare can mıyız ten mi?
Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
Bilemem:Gizli gizli’gel’dediğin
Başka bir aşina mıdır,ben mi;
Kadehinden mi sarhoşum hala
Kadahlerinden mi?
Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?
İnanmak
Bardaktan seni içmek
Seni teneffüs etmek havada…
Dolaşmak,dolaşmak sana dönmek
Seni bulmak yuvada…
Yolumuzda aylar, yıllar
Basamak basamak…
Basamakların çıkamadığı yere
Kanatlarınla çıkmak…
Boşaltmak takvimden günleri
Günlerin üstünden yollara bakmak
Rüzgarla esmek, sularla akmak…
Baharı yollamak yollara
Alıkoymak bir nisanın tadını…
Dışarda herkes gibi seslenmek sana
Ve koynunda söylemek asıl adını…
İnanmak,inanmak,inanmak
Ninnilerinle uyuyup,türkülerinle uyanmak…
Güzellik
Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük…
Neler geçirdim ben!
Çıkabilseydi bir, “güzel” diyecek
Güzelleşirdim ben!
Çocuk ve ağac
Çoçuk,çok sevdi ağacı…
Verirdi ona,her kış
Çiçekleri olaydı!
Ağaç,çok sevdi çoçuğu…
Öperdi atın saçlarından
Dudakları olaydı!
Ve ona öptürmek için,
Eğilirdi yerlere kadar;
Yanakları olaydı’
Dökerdi önüne hepsini
Gümüşten,altından,sedeften
Oyuncakları olaydı!
Ve çoçuk gittikten sonra,
Böyle kalır mıydı ağaç?
Ne olurdu onunda
Bacakları olaydı,
Ayakları olaydı’
Anne
İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.
Acı nedir
Tatlı nedir… bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.
Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini…
Tülün duvağın
Ben oldum!
Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
‘Onun Annesi’ diyorlar…
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!
Bir dediğini iki
Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın…
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum…
Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!
Saksı
Elimdi demin
Küçük bir saksı vardı
Boş bir saksı
Nasıl ağırmış meğer
Nasıl kolum ağrıyor
Boş
Bomboş
Çiçeksiz bir saksı
Saat Sekizi Geç Vurdu
Kime ne desem
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum
Düünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yan yana
Yüzümü günete dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum
Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum
Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum
Od
Yazdan kalma günler getirirsin kara kış içinde
Bir serçe dala konar gibi güzel her söylediğin
Don vurur kırağı çalar evrenimi
Yüz güvercin pırr demiş gibi ürkerim her gidişinde
Kulağımı çınlatan aşımı kotaran söküğümü diken
Od düşer su serpersin içime
Şaşırsam sesini duyarım
Deniz kıyılarısın ağustos güneşinde
Gitme Kal
Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
“GİTME KAL” var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir
Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneler açar yağmurlar kesilince
Çırılçıplak kayada yeşerir incir ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mavisini kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir
Her şeyi her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu
Soğuktu
Yaktığımız ateşi aklına getir
Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir
Ne’çok severdik seni aklına getir